İsrail’in korktuğu başına gelir mi?
Soru işareti içeren başlıklardan kaçınmayı rahmetli Ecvet Güresin’den öğrenmiştim. Ama, kendisi henüz çok soru işareti içeren bir oluşum: Mekke Ortak Güvenlik Antlaşması, İsrail’i ve İran’ı o kadar tedirgin etti ki, stratejik ihtiyatı bir kenara bırakıp, korkularını tehditle örterek ve hedef şaşırtarak, hedefin kendileri olduğunu anladıklarını gösterdiler!
Bunun için iki ülkenin yöneticilerini tebrik etmek gerekmez; çünkü uluslararası olaylara asgari ilgi gösteren birisi bile Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki anlaşmanın, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisine doğru atılmış bir adım olduğunu, bölgesel güvenliği tehdit edenin ise İran ve İsrail’in oluşturduğunu görebilir. Bu iki ülkenin “Biz kendi güvenliğimizle ilgiliyiz!” savunması da kimseyi ikna edemez. İran, 1985’ten itibaren Orta Doğu genelinde proxy (vekil) çatışmalarına girdi ve ABD, İsrail, Suudi Arabistan, BAE ve zaman zaman Türkiye’nin bölgedeki etkisine karşı koymayı amaçlayan gayri resmî bir “Direniş Ekseni” kurdu. İran’ın bölgede bir Şii Hilali oluşturmak için, vekilleriyle Irak, Suriye ve Lübnan’da açtığı savaşlarda toplam 1 milyondan fazla masum insan hayatını kaybetti.
İsrail tehdidini anlatmaya bile gerek yok; kurulduğu günden bu yana İsrail hiçbir şey yapmadıysa, Filistin’i Filistinlilerin elinden aldı, 180 binden fazla Müslümanı katletti; 1 milyona yakın Filistinli—yani İsrail topraklarına dönüşen bölgelerdeki Arap nüfusunun yüzde 85’i—evlerinden sürüldü.
Evet, İran’ın bu bölgesel hegemonik çabası, sonuçta Siyonizmin ve ABD’deki NeoCon derin devletin Büyük İsrail projesi ile çatışma ortamına sürüklendi ise de İran ve İsrail arasında doğrudan çatışma olmadığı gibi, 2006 Lübnan Savaşı’nda bile çatışmalara İran’ın silahlandırdığı Hizbullah milisleri katıldı.
Ama bu bile ABD derin devletini İsrail’i İran’dan korumaya itti ve bir anda İran’ın oluşturduğu bölgesel tehdit gözlerden silindi; İran’ın bölge için daha büyük bir tehdit olan İsrail’e karşı bir bölgesel kahraman konumuna oturmasını sağladı.
ABD Başkanı Trump, ortak olduğu İsrail cinayetlerinin, özellikle 7 Ekim Hamas Baskınından sonra hem ülke içinde hem müttefiklerinde sebep olduğu öfkenin sonuçlarını kendine göre önlemek için, ama gerçekte, Siyonizm’in Büyük İsrail projesine uluslararası ölçekte zarar gelmesini önlemek amacıyla Gazze‘deki İsrail soykırımına engel olmak gibi kılıflarla harekete geçti. Ne var ki, önceki gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın vurguladığı gibi “bu hegemon gerçekte Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisi oluşturmadı; sadece kendi çıkarlarına hizmet eden bir perspektifle hareket etti.”
Olması gereken ise bölgemizde “yayılmacı olmayan ülkelerin güvenlik ve stratejik işbirliği kavramı çerçevesinde” bir araya gelmesi idi. Yine Sn. Fidan’ın belirttiği gibi, önce Mısır’ın da dahil olduğu “bölgesel dörtlü” kavramı çerçevesinde, ama daha sonra “Mekke Antlaşması” bünyesinde Pakistan ve Suudi Arabistan yer aldığı bu yeni güvenlik mimarisi adımı atıldı. Bu yapı, öyle görülüyor ki, Mısır’la başlayan başka üyelerle gerçekten sağlam bir güvenlik yapısı oluşturacaktır.
İsrail gazeteleri iki gündür “İsrail’in korktuğu oldu!” diye yazıyorlar. Rus medyası, adını vermediği yetkililere atfen, Trump’ın Suudi Arabistan’a İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesini öngören Abraham Anlaşmasına katılma şartına bağlayarak izin verdiği nükleer anlaşma adımını atmadığını, bunun yerine Pakistan ve Türkiye’nin güvenlik şemsiyesini tercih ettiğini yazdı. Onlara göre, Pakistan İran ile ABD arasındaki Hürmüz Krizini çözmede oynadığı arabuluculuk sırasında gördü ki, kendisinin nükleer güç olması, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi güçlü ortaklar olmadan, ona hak ettiği yeri sağlamıyor.
Türkiye açısından ise önemli olan Suudi ve Pakistan gibi “denenmemiş ortaklar” ile atılacak adımların umut edilen getiriyi sağlamasını garanti eden bir ortaklık yönetimi kurmaktır. Ancak bu, İsrail’i Filistin’le yan yana var olabileceği bir çizgiye çeker.
Sende Yorum yap