“Umut her daim umut”
Hangi yırtıcılık insanı güçlü kılar, unutulmaz kılar, ölümsüz kılar, bilmiyorum. İnsanın en büyük savaşının ölüme ve unutulmaya karşı olduğunu düşünerek söylüyorum bunu. Bir yandan da hoyratlığın, kavgacılığın, bencilliğin, hırsın giderek daha “geçer akçe” olduğunu görerek. Hani en temelde derdimiz ne ve biz hayatımızı neyle geçiriyoruz… Neyin peşinde koşarak, bu uğurda neleri harcayarak, kimleri kırıp dökerek geçiriyoruz sınırlı ömrümüzü.

Ne kadar duyarlı, pozitif, etrafına karşı nazik ve düşünceli olduğu iki dakikalık bir videoyla bile anlaşılan genç bir kadının vedasıyla geldi bu düşünceler: Gazeteci Duygu Öksüz Canova. Mersin’de yaşıyor, basın sektöründe çalışıyormuş, üç yıldır kanser tedavisi görüyormuş. Videoyu son kemoterapi seansı öncesinde (kendisi “kapanışa geçmeden önce” diye niteliyor) geride kalanlara bir veda mesajı olarak kaydetmiş. “2023’te başlayan yolculuğun son durağıdır, gidiyorum” derken gözlerindeki şefkatli bakışı, yüzündeki olgun gülümsemeyi anlatamam. Öfke yok, haset yok,“neden benim başıma geldi bu, geride kalanlar mutlu olsun, olmasın bana ne” yok. İyi dilekler var ve yaşadıklarından aldığı dersler var, paylaşmak istediği.
“Şifa hepimizin olsun” diyor: “Umut her daim umut. Her ne olursa olsun her şey olması gerektiği gibi oluyor. Her şey yerli yerinde, her şey olması gerektiği gibi. Sadece hayatta olduk olmadık şeylere takılmayın ve bir gayeniz olsun. Bir derdiniz, bir amacınız olsun ve onun için mutlulukla yaşamaya devam edin. Sizi çok seviyorum. Hoşça kalın”.
Döndüm döndüm izledim. En ‘umutsuz’ anında “Umut her daim umut” gibi bir cümle bırakmak geriye. Sevgiyle yaşamak ve sevgiyle gitmek ne kadar kıymetli bir şey. Hani başka da bir şeyin anamı yok bana sorarsanız. Bütün o hırslar, birbirinin üstüne basıp yükselmeler, doğayı, hayvanları, başkalarını hiçe saymalar, dünyayı bir tek kendinin sanmalar falan pek kalıcı bir servet yaratmıyor insana. Duygu’nun dediği gibi “Her ne olursa olsun her şey olması gerektiği gibi oluyor”. Değiştirmek mümkün değil suyun yönünü.
Aklıma yine geçen senenin ağustos ayında geride kalanlara iyi dileklerini, birbirinden anlamlı ve nazik cümlelerini, altın değerindeki öğütlerini, güzelim çizimlerini, renklerini, boyalarını bırakarak, kanserle mücadelesini gün gün paylaştığı sosyal medya ailesinin bireylerini birbirine emanet ederek giden çok değerli bir kadın geldi: Ressam Evre Başak Clarke. 24 Ağustos’ta bir yıl olacak o da gideli. Hiç unutulmadığını, abisi ve yakın arkadaşları tarafından neredeyse her gün anıldığını ama onu sadece sosyal medyadan tanımışların bile kalbinden hayata kattıklarıyla çok sık geçtiğini biliyorum. Kimimizin bilgisayar / cep telefonu ekranında, kimimizin duvarında bir resmi duruyor, bir güvercin gördüğümüzde onun en hasta günlerinde bile beslemeyi ihmal etmediği Pascal’ı anıyoruz, birçok güzel şeyi onun gözleriye de görmeye çalışıyoruz.
Çünkü o en zor şartlardayken kendi yapamadıklarını başkalarında görmekten mutlu oldu, kendi yaşadıkları başkalarına bari yol göstersin istedi. “Bu sabah ağrısız sızısız uyandıysanız şükredin” dedi. “Sizin sıradan hatta sıkıcı bir gününüz başka birinin, mesela benim hayalim olabilir” dedi. “Eğer bir şeylerin farkına daha derinden varıp hayatın kıymetini anlayacaksanız beni ibret olarak almanızda bir sakınca yok” dedi.
Ona son günlerinde kötülükleri, hoyratlıkları, kalplerindeki karanlıkla üzüntü yaşatanların, neredeyse öleceğini ispat etmeye zorlayanların ne adı kaldı ne hükmü. Evre Başak unutulmadı. Duygu da unutulmayacak. İyilik eninde sonunda bir şeyleri değiştiren, unutulmayan bir şey, hayatta bazen hoyratlık kazanır gibi görünse de.
Sende Yorum yap