Her hikâye sanat eseri olur mu?
Natalie Portman, Art Basel Miami Beach’e hazırlanan hırslı bir galericiyi oynuyor.
Serginin yıldızı ise bir ceset.
Evet, yanlış okumadınız.Cathy Yan’ın yönettiği ‘The Gallerist”, sanat dünyasının para, şöhret, statü ve gösteriş üzerinden işleyen düzenini ti’ye almak için yola çıkıyor. Bu fikir gerçekten komik mi, yoksa sanat dünyasıyla dalga geçen filmler mezarlığına bir yenisi mi eklenecek?
Filmin hikâyesi, Miami’de galerisiyle ayakta kalmaya çalışan Polina Polinski’nin etrafında dönüyor.
Natalie Portman’ın canlandırdığı Polina, boşanmasının ardından ekonomik ve sosyal olarak yeniden tutunmaya çalışan, sanat piyasasında kendisine bir yer açmak isteyen bir galerici.
Art Basel Miami Beach yaklaşırken galeride sergilediği genç sanatçı Stella Burgess’in işi, sanat influencer’ı Dalton Hardberry’nin hedefi oluyor.
Sonra işler bir anda kontrolden çıkıyor.
Dalton, galerideki devasa bir heykele düşüp ölüyor.
Polina’nın ilk tepkisi polisi aramak değil, cesedi ortadan kaldırmak da değil.
Tam tersine onu bir sanat eserinin parçası gibi değerlendirmek oluyor. Böylece cinayet sanat eserine, ceset metaya, ölüm ise satış fırsatına dönüşüyor.
Bir süre sonra herkes aynı sorunun peşinde: Bu “eser” kaç para eder?
Aslında ‘The Gallerist’ tam da burada ilginçleşiyor.
Çünkü sanat piyasasının en rahatsız edici sorularından birini soruyor: Bir eserin değerini gerçekten sanat mı belirliyor, yoksa ona değer biçen insanlar mı?
Filmin Sundance’deki ilk gösteriminden sonra gelen eleştiriler, bu sorunun cevabına filmin yetmediğini düşündürüyor.
Benjamin Lee, The Guardian’daki değerlendirmesinde filmi “yorgun” bir sanat dünyası komedisi olarak görüyor, Natalie Portman’ın karakterine doğru tonu bulamadığını, Jenna Ortega, Da’Vine Joy Randolph ve Catherine Zeta-Jones gibi oyuncuların da yeterince değerlendirilemediğini savunuyor.
Özellikle Stella karakterinin, filmin asıl meselesini taşıyabilecek kadar derin yazılmamış olmasını önemli bir kayıp olarak görüyor.
Variety yazarı Peter Debruge ise daha hoşgörülü.
Ona göre film “kolaycı ama eğlenceli.”
Portman’ın yoğun oyunculuğunu ‘Black Swan’daki enerjisiyle karşılaştırıyor ve filmin sanat piyasasına yönelik acımasızlığının belli bir eğlence değerine sahip olduğunu düşünüyor.
Fakat onun da itirazı var, Dalton’un ölümünün kazara gerçekleşmesi, hikâyenin daha sert ve daha tatmin edici bir başlangıç yapmasını engelliyor.
The Art Newspaper ise filmin sanat piyasasına ilişkin klişelerle fazla rahat hareket ettiğini savunuyor.
Her şeyin satılık olduğu, galericilerin fırsatçı, koleksiyonerlerin saf, sanatın da parayla ölçüldüğü fikri yeni değil.
Üstelik yanlışlıkla öldürülen bir insanın sanat eserine dönüştürülmesi de sinemada ilk kez karşımıza çıkmıyor.
Roger Corman’ın 1959 tarihli ‘A Bucket of Blood’ filmi, benzer bir fikri çok daha önce kullanmıştı.
İşte ‘The Gallerist’ için asıl tehlike burada.
Sanat dünyasıyla dalga geçmek artık başlı başına cesur bir fikir değil. Galericilerin paraya düşkün olduğunu, bazı koleksiyonerlerin ne satın aldığını anlamadığını, sanat piyasasında statünün eserin kendisinden önemli olabildiğini zaten biliyoruz.
Hatta sanat piyasası bu klişelerin bir kısmını çoktan popüler kültürün malzemesine dönüştürdü.
O hâlde yeni bir sanat hicvinin yapması gereken daha zor bir şey var: Bize bilmediğimiz bir şey söylemek.
Peki ama ‘The Gallerist’ bunu yapabilecek mi?
Filmin lehine çalışan ciddi bir koz var: Bol yıldızlı oyuncu kadrosu.
Ayrıca Cathy Yan, ‘Dead Pigs’ ile bağımsız sinemadan gelip ‘Birds of Prey’ gibi büyük bir stüdyo filmine geçmiş bir yönetmen.
‘The Gallerist’ ise yeniden daha kişisel ve bağımsız alana dönüşü.
Bir başka ironi daha var.
Film, sanat dünyasında değerin nasıl yaratıldığını anlatıyor.
Bir ceset, doğru hikâyeyle milyonlarca dolarlık “sanat” hâline gelebiliyor.
Şimdi filmin kendisi de benzer bir sınavdan geçiyor: Sundance’de gösterildi, ardından aylarca dağıtım bekledi ve nihayet Roadside Attractions ile Vertical tarafından satın alındı.
ABD’de 4 Aralık’ta vizyona girecek.
Şimdi sıra seyircide.
Sende Yorum yap