Dayanışma nereye kadar?
Geçen hafta Akdeniz’in sıcağında kavruluyordum. Bu hafta Polonya’nın Baltık kıyısındaki Gdansk kentindeyim. Hava değişti ama aklımdaki soru değişmedi: Bir toplum ne zaman gerçekten toplum olur?
Bundan tam 46 yıl önce bugün, bu şehirde o soruya güçlü bir cevap verildi.
O zamanki adı Lenin Tersanesi olan dev işyerinde grev yapan işçiler, yönetimin bazı taleplerini kabul etmesi üzerine evlerine dönmeye hazırlanıyordu.
İşçilerin başında ise koca Sovyet Bloğunun yıkılışına giden sürecin belki de ilk harcını atacak pos bıyıklı bir adam vardı: Lech Walesa.
Walesa grevin sona erdiğini açıklamış, çoğu erkek işçi kapılara yönelmişti.
Fakat onları kadınlar durdurdu.
Vinç operatörü Anna Walentynowicz, hemşire Alina Pienkowska ve yanlarındaki kadınlar, çevredeki başka işyerlerinde grev sürerken çekip gitmenin doğru olmadığını söylediler. İşçileri geri dönmeye, Walesa’yı da mücadeleyi sürdürmeye ikna ettiler.
O gün hareketin adı henüz Dayanışma değildi. Ama adı konmadan önce ruhu doğmuştu: Kendi sorunun çözüldüğünde çekip gitmemek, başkasının hakkı için biraz daha orada kalmak.
Bugün eski tersanenin çevresinde dolaşırken o sahneyi düşünmeden edemiyorum. Tarihi kapı hâlâ yerinde. Hemen yanında pas rengindeki Avrupa Dayanışma Merkezi yükseliyor. Biraz ileride gemi yapımı ve onarımı sürüyor. Bazı dev vinçler çalışıyor, bazıları ise artık şehrin hafızasının parçası.
Burası ne bütünüyle müze ne de eski günlerindeki tersane. Geçmiş ile bugün aynı yerde, farklı vardiyalarda çalışıyor.
Benim kuşağım Polonya’yı çocukluğumuzdaki tek kanallı TRT ekranlarından, gazete haberlerinden hatırlar. Tersane kapısında bekleyen işçiler, pankartlar, sokaklardaki askerler... Bugünün genç okuru için bunlar uzak bir dünyanın görüntüleri olabilir.
Polonya benim için ise yalnızca o çocukluk görüntülerinden ibaret değil. Son 26 yıldaki değişimine yakından tanık oldum. Her gelişimde biraz daha farklı bir ülkeyle karşılaştım.
Çocukluğumuzun gri ve yoksul Polonya’sının yerinde bugün canlı şehirleri, yenilenmiş altyapısı ve hızla büyüyen ekonomisiyle bambaşka bir ülke var. Polonya, Avrupa Birliği’nin en hızlı büyüyen ekonomilerinden biri haline geldi.
Ama Gdansk sokaklarında dolaşırken insan ister istemez düşünüyor: Ekonomik olarak büyümekle toplum olarak gelişmek aynı şey mi?
Çünkü 46 yıl önce burada yaşanan asıl mesele bir grup işçinin daha fazla ücret alması değildi. Asıl kırılma, kendi talepleri karşılanan insanların, talepleri henüz karşılanmamış başkaları için geri dönmesiydi.
Bugün “dayanışma” kelimesini bolca kullanıyoruz. Ama dayanışmamız çoğu zaman kendi mahallemizin sınırlarında bitiyor. Bizim meslek grubumuza, bizim siyasi görüşümüze, bizim hayat tarzımıza dokunulduğunda öfkeleniyoruz. Haksızlığa uğrayan karşı taraftansa önce kim olduğuna bakıyoruz. Haklı mı diye sormadan önce, bizden mi diye kontrol ediyoruz.
Peki buna gerçekten dayanışma diyebilir miyiz?
Bu yalnızca bize özgü de değil. Bugünkü Polonya ekonomik başarısına rağmen siyaseten neredeyse ortadan ikiye bölünmüş durumda. Birbirinden oldukça farklı iki büyük siyasi ve kültürel kamp, aynı ülkenin geleceği konusunda giderek daha az ortak kelime bulabiliyor.
Belki de Gdansk’ın bugüne bıraktığı asıl soru tam burada.
Bir ülkenin gelişmişliğini neyle ölçeriz?
Büyüme rakamlarıyla mı, yollarıyla mı, fabrikaları ve limanlarıyla mı? Elbette bunların hepsi önemli. Ama insanların kendi çıkarlarının bittiği yerde başkasının hakkını görebilme yeteneği de bir gelişmişlik ölçüsü olmalı.
Bugün Gdansk’ta dayanışma bir müzede anlatılıyor. Tarihi kapının önünde fotoğraflar çekiliyor, hediyelik eşya dükkânlarında Dayanışma logolu tişörtler satılıyor.
Bütün bunlar geçmişi hatırlamanın bir yolu.
Yeter ki dayanışmanın kendisini de hediyelik eşyaya çevirmeyelim.
Çünkü toplum olmak herkesin aynı şeyi düşünmesi değildir. Bazen kendi sorunun çözülmüşken, kapıdan çıkmak yerine başkaları için biraz daha içeride kalabilmektir.
Sende Yorum yap