s

ABD, Venezuelaya neden ve hangi hakla müdahale etti? Petrol, seçimler, narko-terör, neo-Monroe...

Metin Aktaşoğlu / Milliyet.com.tr - Türkiye saati ile cumartesi sabah 9 sularında Fransa merkezli haber ajansı AFP, Venezuela'nın başkenti Caracas'ta şiddetli patlama sesleri duyulduğunu aktardı. İlk haberlerden kısa süre sonra Venezuela hükümeti, saldırının ABD tarafından gerçekleştirildiğini “Amaçları petrol ile değerli maden kaynaklarını ele geçirmek fakat başarılı olamayacaklar" sözleriyle duyurdu ve ülke genelinde olağanüstü hal ilan etti. Saatlerce hiçbir üst düzey Venezuelalı hükümet yetkilisi kamuoyunun karşısına çıkmazken, TSİ 12:24'te ABD Başkanı Trump sosyal medyadan şu açıklamayı yaptı:

“ABD, Venezuela ve lideri Devlet Başkanı Nicolas Maduro'ya karşı geniş çaplı bir saldırı düzenleyerek Maduro ile eşini yakalamayı ve ülkeden çıkarmayı başardı. Bu operasyon ABD kolluk kuvvetleriyle iş birliği içinde gerçekleştirilmiştir.”

ABD'li Senatör Mike Lee yaptığı açıklamada “Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile az önce telefonda görüştüm. Bana, Nicolas Maduro'nun ABD'de yargılanmak üzere tutuklandığını ve bu gece gördüğümüz silahlı müdahalenin, tutuklama emrini yerine getirenleri korumak ve savunmak amacıyla gerçekleştirildiğini söyledi” dedi.

ABD'nin Karayipler'de uyuşturucu örgütlerine ait olduğunu ileri sürdüğü teknelere yönelik saldırıları ile Trump’ın Venezuela'yı işgal etmekle tehdit etmesi ve buna karşılık Maduro'nun 4.5 milyon kişilik milis gücünü harekete geçirme mesajı vermesi bir süredir ısınan suları iyice kaynama noktasına getirmişti. Su kaynadı, ABD Maduro'yu tutuklarken ülkede yönetime de el koydu.Peki her şeyin temelinde ABD, Venezuela'da ne istiyor? Venezuela petrolleri, Maduro'nun seçim zaferleri, Trump ve kurmaylarının -özellikle de Dışişleri Bakanı Rubio'nun- siyasi pozisyonları ve Monroe Doktrini'nin Çin'in Latin Amerika'da artan nüfuzunu zayıflatmayı hedefleyen güncel yorumu... Bunların tamamı gerçekten etkili mi yoksa ağır basan bir unsur mevcut mu?

Uluslararası İlişkiler Profesörü ve Dış Politika Enstitüsü Akademik Kurul Başkanı Tarık Oğuzlu, Emekli Belgrad ve Havana Büyükelçisi Hasan Servet Öktem ve ANKASAM Latin Amerika Uzmanı Akademisyen Ali Caner İncesu yanıtladı.

1. VENEZUELA PETROLLERİ

Petrol dendiğinde akıllara ilk olarak Körfez ülkeleri gelmekte ancak Venezuela rezerv noktasında zirvede yer alıyor. 2023 verilerine göre 303 milyar varil ile Venezuela, 267.2 milyar varil ile ikinci sırada yer alan Suudi Arabistan'ın ciddi oranda önünde ve ilk sırada yer alıyor. Aynı listede ABD'nin 55 milyar varil ile yer aldığının altını çizmek gerek. Prof. Dr. Tarık Oğuzlu bu çerçevede, “Dünyadaki petrol rezervlerinin yüzde 17'si Venezuela'da ki bu inanılmaz bir oran. Lakin potansiyelinin çok altında petrol çıkarabiliyor. Ayrıca Çin, Venezuela petrolünün yüzde 80'ini ithal ediyor. Trump'ın bu petrollerin başına oturmak istemesi Çin'e özellikle bu anlamda çok ciddi bir zarar verecek gibi haliyle petrol referanslı açıklamalar kendi içinde tutarlı ve anlamlı” diyor.

Hatalarını kapattı, milyoner oldu! Dünya markası yarattı: Ofislerin vazgeçilmezi

Emekli Büyükelçi Hasan Servet Öktem ise bu çerçevede tarihsel hatırlatmalarda bulunuyor. “Venezuela'da petroller 1970'lere, 80'lere kadar hep Amerikan şirketleri tarafından işletilirdi. Ülke, Latin Amerika'nın en zengin ülkelerindendi” diyor ve devam ediyor:

“Chavez geldiği zaman bu petrolü millileştirdi ancak onun zamanında da ki ben o dönem Küba'da büyükelçiydim, ülkede durum çok iyiydi. Venezuela bütün fakir ülkelere petrol yardımı yapardı. Ancak 2013'te Chavez öldü yerine Maduro geldi. Maduro geldikten sonra işler kötüye gitti. Günde 3 milyon varil petrol çıkarırlardı; yarım milyon varile düştü. Örneğin Venezuela'nın özerk bağımsız petrol arama şirketi var; Maduro onun işlerine karıştı, yönetimini değiştirdi, başına asker atadı falan derken o kurumu da batırdı. Kurum batınca para da gitti zira ülkenin gelirleri petrolden... Venezuela'da asgari ücret 400-450 dolardan 5 dolar seviyesine düştü.”

Ali Caner İncesu ise "Maduro yönetimi, ABD'nin Venezuela petrollerini ele geçirmek istediğini iddia ediyor. ABD ise Venezuela'yı Küba'dan sonra bölgeyi istikrarsızlaştıranbir diğer tehdit olarak görüyor. Müdahalenin altında yatan temel sebep, Çin ve Rusya'nın son yıllarda Latin Amerika'da yükselen stratejik varlığını kırmak olduğu açık. Çünkü söz konusu iki ülke, son yıllarda Latin Amerika'da ciddi enerji yatırımlarına imza atarak bölgedeki nüfuzunu derinleştirme yoluna gitti. Bu durum ABD'nin bölgedeki stratejik üstünlüğünü tehdit ediyor, dengelerin Çin lehine olacak şekilde değişmesine neden oluyor. Venezuela'nın Çin'le olan petrol ticareti, altyapı projeleri, askeri-teknik işbirliği gibi konular, saldırının kırılma noktalarından birini oluşturmakta" değerlendirmesinde bulunuyor.

2. MADURO'NUN BAŞKANLIĞI VE SİYASİ POZİSYONLAR

Emekli Büyükelçi Öktem, “Yani baktığınız zaman ABD'nin bu askeri müdahalesini tabiatıyla desteklemek, onaylamak mümkün değil. Bir askeri harekat, bağımsız bir ülkenin toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına, egemenliğine karşı bir darbe... Toprak bütünlüğünün ihlali, egemenliğin ihlali. Bunlar doğru. Ama müdahale ettiği ülke de bu” diyor ve “Trump ilk döneminden bu yana aslında Venezuela ile uğraşıyor. İlk döneminde yönetimin değişmesi için çok gayret etti, olmadı. Hatta uyguladığı politikaya da 'azami baskı' adı verildi” sözleriyle devam ederken “Sadece Trump değil, Latin Amerika'daki birçok ülke Maduro'nun 2019 seçimlerinde yasal bir şekilde seçimleri kazanmadığını ileri sürdü” ifadelerini kullanıyor.

Uzmanlar, dünyada şok etkisi yaratan Maduro’nun kaçırılmasını Milliyet’e değerlendirdi

Hatırlanacağı üzere ABD, AB ve Birleşmiş Milletler, Maduro'nun 2019'daki seçim zaferini tanımadığını ilan etmişti. Ulusal Meclis'te çoğunluğu oluşturan muhalefet Juan Guaidó'yu “geçici devlet başkanı” ilan etmişti. Guaido bu de facto görevi 2019-2023 arasında sürdürdü. Ülkede geçen yıl yapılan seçimler ise ABD için bardağı taşıran önemli damlalardan biri oldu. Öktem şöyle hatırlatıyor:

Alıntı Metni

Prof. Dr. Oğuzlu ise konuyu farklı bir açıdan değerlendiriyor. “Venezuela, Chavez'le birlikte başlayan süreç içerisinde Çin, Rusya ve İran gibi Amerika'nın küresel ölçekte rakip ya da tehdit gibi gördüğü ülkelerle çok fazla yakınlaştı. Özellikle Çin'in Venezuela'daki yatırımları oldukça geniş. Askeri teknoloji noktasında da Rusya ve Venezuela arasında bir işbirliği olduğu biliniyor. ABD, Venezuela'nın başına gelecek olan iktidarın bu ülkelere değil de Amerika'ya daha fazla yakın olmasını istiyor” diyen Prof. Dr. Oğuzlu şöyle devam ediyor:

Alıntı Metni

Prof. Dr. Oğuzlu, ABD iç siyaseti çerçevesinden de meseleyi değerlendiriyor ve “Amerika'nın yasadışı göç, uyuşturucu ve narko-terörle mücadelesinde sorunun kaynağı olarak gösterdiği ülkelerin başında Venezuela geliyor. Bu ne kadar doğru tartışılır ancak ABD'nin iddiası bu yönde. Bu süreci hızlandıran temel etki ise Marco Rubio'nun ABD Dışişleri Bakanı olması” diyor.

“Kendisi Küba asıllı, Venezuela'dan haz etmiyor, Castro'dan haz etmiyor, meseleye çok ideolojik bakıyor, -Trump'tan daha ideolojik bakıyor- ve bu çerçevede bir sonraki hedefin Küba olduğu söyleniyor” şeklinde konuşan Prof. Oğuzlu, Trump'ın ulusal güvenlik strateji belgesinde de altını çizdiği yeni dış politika anlayışına vurgu yaparken “Yani kabaca ABD, 'Buralar benim çöplüğüm. Buraya kimse benim iznim olmadan giremez' diyor” yorumunda bulunuyor.

3. NARKO-TERÖR VE VENEZUELA

Prof. Dr. Oğuzlu'nun da aktardığı gibi ABD, aslında müdahalesini Uluslar arası hukuk açısından meşru bir noktaya çekerken “narko-terör” kavramını ortaya attı. Hatırlanacağı üzere 2020'de ABD, 'narko-terörizm' ve uyuşturucu ticareti gibi suçlardan Maduro'nun başına ödül koymuştu. 15 milyon dolarla başlayan ödül, 2025'te ABD Maduro'yu resmen “terörist” ilan ederken 50 milyon dolara yükseldi.

Emekli Büyükelçi Öktem, “ABD bu işi uluslararası hukuk itibarıyla şu şekle soktu ve 'ABD'ye uyuşturucu sevkiyatında Venezuela'nın payı var. Venezuela üzerinden ülkeye uyuşturucu geliyor. Dolayısıyla Amerikan halkı Maduro hükümeti tarafından zehirleniyor. Bu durumda meşru olmayan Venezuela yönetiminin başındaki Maduro bir terör örgütü lideridir. Gayrimeşru hükümet, uyuşturucu işlerine girmiş bir terör örgütüdür. Bu terör örgütünün başını yakalamak isteyen yakalayana elli milyon dolar veriyorum' derken şu kritik noktaya vurgu yapıyor:

“Buna hukuken şöyle bakmak lazım. ABD egemen bir devletin, meşru bir devletin devlet başkanını kaçırdığını iddia etmiyor. ABD hukuki temelde Maduro'yu uyuşturucu işine girmiş bir terör örgütü lideri olarak görüyor. ABD makamları 'yabancı terör örgütü' ifadesini kullanmakta. Yani hukuki zemin bu.”

"Trump yönetimi, Venezuela'nın ABD'ye yasa dışı göçü teşvik ettiğini, Maduro'nun dünyanın en büyük uyuşturucu kaçakçısı olduğunu iddia etmiş ve başına 50 milyon dolar ödül koymuştu. Bununla birlikte ABD, Tren de Aragua çetesini terör örgütü ilan etmiş ve çete üyelerinin kaçakçılıkfaaliyetlerini öne sürerek Karayip Denizi'ndeki varlığını artırmaya başlamıştı" hatırlatmasında bulunan İncesu ise "ABD ordusunun bir sonraki hamlesi uyuşturucu kaçakçısı olduğu iddia ettikleri kişilere Karayip Denizi'nde hava saldırısında bulunmak ve Venezuela petrol tankerlerine el koymak olmuştu. Tüm bu yaşananlar ABD'nin Venezuela'ya karadan müdahalesine giden yolu açtı" şeklinde konuşuyor.

4. GÜNCELLENMİŞ BİR MONROE DOKTRİNİ...

ABD'nin beşinci başkanı James Monroe, ilk olarak 2 Aralık 1823'te Kongre'ye yaptığı konuşmada Monroe Doktrini olarak tarihe geçen prensiplerden söz etmişti. Kabaca ABD, bu doktrinle Avrupalı devletlerin kuzey, güney ve orta Amerika'daki sömürgecilik faaliyetlerine izin vermeyecek, bundan böyle ABD de Avrupalı devletlerin işlerine karışmayacak, bir bakıma kabuğuna çekilecekti. ABD kabuğuna çekilmezken Latin Amerika üzerinde hiçbir zaman geri adım da atmadı. Trump, ilk döneminden bu yana defalarca Monroe Doktrini'nden söz edip söz konusu prensiplerden övgüyle söz ederken pek çok uzman, Trump'ın bu doktrini güncellediğini dile getiriyor. Ortak görüş, doktrinin hedefinde bu kez Çin olduğu yönünde.

Chavez'in sağ koluydu: Maduro'nun yükselişi! Maduro ABD’ye götürülüyor... Şimdi ne olacak?

Prof. Dr. Oğuzlu, “Yakın zaman önce Peru'da ağır tonajlı gemilerin yanaşabileceği bir liman inşa edildi. Peru bunu Çin'in finansmanıyla yaptı. Çin bu bölgeye agresif bir biçimde girmek istiyor. Hem mal satacak hem de bölgenin doğal kaynaklarını ucuza kendi ülkesine çekecek. ABD'de bunu istemiyor. Bu çok açık ve net” derken Trump'ın bakış açısını, “Trump, 'Benden önceki başkanlar Latin Amerika'yı çok fazla önemsemedi. Buraları çok ciddiye almadı. Irak'ta Afganistan'da Orta Doğu'da gereksiz vakit kaybettik, para harcadık. Artık bu saçmalıklar sona ersin. Benim için önemli olan bu coğrafyadır' diyor” şeklinde aktarırken şunları dile getiriyor:

Alıntı Metni

Emekli Büyükelçi Öktem de bu çerçevede Prof. Dr. Oğuzlu'ya katılıyor. “ABD, Monroe Doktrini çerçevesinde 'Latin Amerika benim arka bahçem, fazla girmeyin' diyor ve bunu açıkça duyuruyor. Peki ne yapıyor? Seçimlere karışıyor” diyen Öktem, “Arjantin'de 'Javier Milei'ye oy vermezseniz 20 milyar dolarlık finansal desteği vermem' dedi. Honduras'ta seçimlere direkt müdahale ederken çok küçük bir fark nedeniyle oyların yeniden sayıldığı süreçte istediği adayı işaret etti ve o aday kazandı. Haliyle bu iki örneğe bile bakarak, Trump'ın Venezuela'da petrol yatakları üzerinde oturan, 2024 seçimlerini yasadışı şekilde kazanmış Maduro'yu devirmek istemesi son derece normal” ifadelerini kullanıyor.

İncesu ise bu meseleye dair "ABD'nin klasik Monroe Doktrini'nde Avrupa'nın Latin Amerika'ya müdahil olmaması konu alınırken, bugün gördüğümüz Venezuela müdahalesi, Çin ve Rusya'nın da bölgeden elini çekmesi gerektiği veya Latin Amerika'da ABD'nin hala önemli bir aktör olduğu mesajını vermekte. Bu durum 'Neo-Monroe' olarak yorumlanabilir" diyor ve devam ediyor:

"Neo-Monroe, Avrupalı devletlerin Latin Amerika'ya müdahale etmemesi hususunun ötesine geçerek, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin de Latin Amerika'da faaliyette bulunmamasını esas alan bir düşünceyi karşılamakta. ABD'nin birinci önceliğinin Çin'in Latin Amerika'daki nüfuzunu kırmak olduğunu düşünüyorum. İkinci ve üçüncü olarak, enerji güvenliği ve petrol erişimi ve son olarak ise siyasi istikrarsızlığın önüne geçmek, demokrasiyi yeniden inşa etmek, seçim güvenliğini sağlamak, insan haklarının güvence altına almak vb. amaçları olduğu düşüncesindeyim."

Sevcan Orhan neler anlattı?

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.