s

İyi gelen bir şiir gibi

Aile bağları / bağlantısızlıkları insanın inşasında ne kadar önemli yer tutuyorsa sanatı da o kadar meşgul etmeye devam ediyor. Hayatımızın geri kalanında üzerine ne koyarsak koyalım derdimiz hep o ‘temelle’ oluyor çünkü. Ve evet çiğnene çiğnene sakıza dönse de aslında Tolstoy en kestirmesinden söylemiş: ‘Her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu var’. Dolayısıyla anlatmaya da izlemeye de doymuyoruz. İstanbul’da da Oslo’da da.

En son ‘Dünyanın En Kötü İnsanı’ ile çok konuşulan Norveçli yönetmen Joachim Trier’in daha da çok konuşulan filmi ‘Manevi Değer’ şu anda sinemalarda. Filmi dolu bir salonda izlemek benim için şaşırtıcı ve sevindirici bir deneyim oldu. Ve gerçek sinemanın ancak böyle karanlıkta, büyük perdede filmle baş başa kaldığında tadına varılan bir şey olduğunu hatırlattı. Hele böyle insanın özüne, kendisine bile açık etmediği duygularına, derinlere gömmeye çalıştığı travmalarına dair bir hikayeyi hakkını vererek izlemek için o oyuncunun gözünün bebeğini görmek, bakışındaki belli belirsiz duygu değişimini fark etmek lazım. Bir de tabii o değişimi bu kadar ince verecek oyuncu lazım ki ‘Manevi Değer’de bu fazlasıyla mevcut.

Filmin odağında yetişkin iki kız kardeş ve onları yıllar önce terk etmiş babalarının kopuk ilişkisi var. Baba Gustav Borg (Stellan Skarsgard) ünlü bir sinema yönetmeniymiş bir zamanlar. Uzun zaman sonra annelerinin cenazesinde kızlarının karşısına çıkan Gustav’ın kendi ailesinden ilham alan yeni bir film projesi var ve başrolü oyuncu olan kızı Nora (Renate Reinsve) oynasın istiyor. Sahneye her çıkışında neredeyse panik atak geçiren, hayatını endişelerinin kumandasına teslim etmiş bir genç kadın, Nora. En büyük korkusu olan terk edilmeyi kimseyle yakınlık kurmayarak çözmüş. Sevmezsen, kendini açmazsan kırılamazsın da kimse seni bırakıp gidemez de.

Kız kardeşi Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) ise aile kurmaya cesaret edebilmiş. Bir zamanlar babasının filminde oynadığını, onun da hayatının travmasının orada gizli olduğunu zamanla öğreniyoruz. Gustav’ın neden sevgi göstermekten aciz olduğunu zamanla ve sessizce öğrendiğimiz gibi. Bergman’ın ‘Persona’sıyla sıkça karşılaştırılan ‘Manevi Değer’, gücünü haykırılanlardan değil söylenemeyenlerden, çok anlam taşıyan sessizlik anlarından alıyor.

Aile, bireylerinin travmalarını kuşaktan kuşağa aktardığı bir kurum neticede. ‘Aile dizilimi’nden falan söz etmiyorum, kişilerin kendi anne babalarından alıp çocuklarına yansıttıkları yaralar, görmedikleri için göstermeyi öğrenmedikleri duygular, kendilerini korumaya çalışırken evlatlarına ama en çok yine kendilerine verdikleri zararlar ve bunların yarattığı döngü… Nazi işgaline direnen bir dedenin torunu olan Joachim Trier, kendi geçmişine bir bakış niteliği de taşıyan ‘Manevi Değer’de bütün bunları ince ince işlemiş, karakterlerinin hepsine yargılamadan, anlayışla yaklaşmış, bir gözlemci olarak işin içine aile evini de katmış. İçeride kopan gürültüyü taşıyan duvarları, babaları tarafından çarpılıp kapandığında titreyen kapılarıyla hem kız kardeşlerin çocukluğunun tanığı, bir tür hafıza kaydı o ev hem de onlara babalarıyla olan zamanlarının sınırlılığını hatırlatıyor. O noktada öfke ve kırgınlığa tutunmak mı, yoksa affetmek ve uzlaşmak mı, ‘Manevi Değer’ umuda yakın durmayı seçen bir film. Sakin, duyarlı, izleyene de iyi gelen bir şiir gibi.

Categories: İyi gelen bir şiir gibi

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.