Split’e seyahat

Split’te düzen, temizlik ve ölçü var; ülkemizde ise pahalılaşan tatil, artan gürültü ve azalan memnuniyet! Bir seyahat notu, turizmde ısrarla yapılan yanlışlara dair ciddi sorular soruyor…
Split, Hırvatistan’ın nüfus açısından ikinci büyük kenti olup Adriyatik Denizi kıyısında bulunmaktadır. Bir grup arkadaşla 4-6 Temmuz 2025 tarihleri arasında bu şehri ziyaret ettik.Bu vesileyle, Split merkezli kısa bir Hırvatistan gezisinden yola çıkarak gözlemlerimi ve turizme dair düşündürdüklerini sizlerle paylaşmak istedim.
Hırvatların kökeni konusunda kesin bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bir grup bilim insanı, Güney Slavlarına ait bir topluluk olduklarını söylerken, bir diğer grup ise İranî kökenli olabileceklerini ileri sürmektedir. VI. yüzyıl sonlarına doğru bugün bulundukları coğrafyaya yerleşen Hırvatların, ilk kez 7 Haziran 879 tarihinde Dük Branimir döneminde (879-892) uluslararası alanda bağımsız olarak tanındıkları bilinmektedir. 1012 yılında Macar Birliği’ne katılan Hırvatistan’ın büyük bir bölümü, 1527 sonrası uzun yıllar boyunca Osmanlı egemenliğinde kalır. Ekim 1918 tarihinde Avusturya-Macaristan’dan ayrılarak bağımsız bir Sloven-Hırvat ve Sırp Birliği oluştururlar. Aralık 1918 tarihinde yeni kurulan bu devlet Yugoslavya Krallığı ile birleşir. 25 Haziran 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan eden Hırvatistan, dört yıl süren bir savaşın ardından istikrara kavuşur. Günümüzde yaklaşık 3.9 milyon nüfusun yaşadığı Hırvatistan’ın yüz ölçümü yaklaşık 56 bin 600 kilometrekaredir.
Adriyatik’te turizm nasıl işliyor?
Hırvatistan’ın kıyı uzunluğu, adalar ile birlikte 5 bin 835,3 kilometredir. Ülkemizin Akdeniz, Ege ve Karadeniz kıyı uzunluğunun (adalar hariç) 8 bin 592 kilometre olduğu göz önüne alındığında, yüz ölçümü ülkemizin yaklaşık on dörtte biri kadar olan Hırvatistan’ın kıyı uzunluğu dikkat çekicidir. Adriyatik Denizi boyunca güneyden kuzeye uzanan 526 kilometrelik kıyı şeridi, ülkenin önemli bir turizm altyapısını oluşturmaktadır. Hırvatistan’ı ziyaret eden turist sayısı 2024 yılında 20-21 milyon olarak açıklanmıştır. Konumu nedeniyle yılın dört ayında (Haziran, Temmuz, Ağustos ve Eylül) deniz turizmi yapılabilen bir ülkenin, nüfusunun yaklaşık beş katı kadar turist ağırlaması ve gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 20-25’ini turizm gelirlerinden elde etmesi dikkat çekicidir. Bir turistin Hırvatistan’da ortalama kalış süresi yaklaşık 5 gün olup, bu süre Türkiye’deki ortalama kalış süresinin (yaklaşık 2. 6 gün) oldukça üzerindedir.
İstanbul’dan direkt uçuşla ulaştığımız Split’i yıllardır merak eder, Roma İmparatoru Diocletianus’un (284-305) Split’te yaptırdığı ve büyük oranda varlığını koruduğu söylenen sarayını görmek isterdim. İki saate yakın süren bir uçuştan sonra Split Havalimanı’na indik. Kısa sürede pasaport işlemlerini tamamlayarak otelimize doğru yola çıktık. Bizi karşılayan aracın şoförü mükemmel birİngilizceyle, güler yüzle Split ve çevresi hakkında bilgi veriyordu. Yerel saatle sabahın altısıydı. Daha ilk temasta karşılaştığımız bu olumlu tutum bizi çok mutlu etti. Kısa sürede kalacağımız otele geldik; sabahın erken saatleri olduğu için odaların yalnızca birinin hazır olduğu ve buraya yerleşebileceğimiz söylendi. Herkesin yüzü gülüyor, bizi bir müşteriden ziyade misafir olarak karşıladıkları hissi egemen oluyordu. Otelimiz her ne kadar merkezin biraz uzağında kalıyor olsa da yürüme mesafesindeydi. Hemen merkeze doğru hareket ettik, bir kafede kahvaltı yaptıktan sonra yola devam ettik.

Korunmuş şehir ile dondurulmuş şehir arasındaki fark
Split, çoğunlukla iki ya da üç katlı yapılardan oluşan yaygın bir şehir. Tam merkezde yer alan, bir dönem denize bitişik olan Diocletianus Sarayı, günümüzde büyük oranda zaman içinde yapılan çeşitli yapılarla dolmuş durumda. Her ne kadar bazı bölümleri varlığını koruyor olsa da uzman olmayan bir kişinin sarayın bütünlüğünü algılaması pek mümkün değil. Buna karşılık saraya ait bazı mekânlar korunmuş ve zaman zaman bu mekânlarda gösteriler ile konserler düzenleniyor. Diocletianus Sarayı’ndan arta kalan kalıntıların büyük bir bölümü ise zemin katları dükkân olan iki ya da üç katlı konutlara dönüşmüş. Zemin katlardaki dükkânların büyük bir bölümünü yiyecek, özellikle de dondurma satan işletmeler oluştururken, bazıları günlük tekstil ürünleri ve hediyelik eşya satmaktalar.
Küçüklü büyüklü hemen her meydanda bir ya da birkaç kafe bulunuyor; bunlardan bazılarının akşamları lokanta olarak hizmet verdiklerini gördük. Split’te, çeşitli adalara kalkan teknelerin yanaştığı uzun sahil bandının zaman içinde denizden doldurulduğu anlaşılıyor. Yaklaşık 100 metre genişliğindeki bu bölümde sıra hâlinde kahve ve içecek satan açık hava mekânları yer almakta. Büyük vantilatörlerin ve soğuk su püskürten sistemlerin bulunduğu kafelerin temizliği ve hizmet kalitesi bizi hayrete düşürdü. Şehrin dolaştığımız her bölümü inanılması güç bir temizlik içindeydi. Hani bizde bir söz vardır, “Bal dök yala!” misali. Bu kadar kalabalık bir ortamın nasıl olup da bu denli temiz tutulabildiğine hayret etmemek mümkün değil. Anlaşılan, şehrin temizliği konusunda büyük bir organizasyon kurulmuş ve bu işlerde görev alanlar da büyük bir sorumluluk taşıdıklarının bilincindeler.

İlk gün Split’in görülecek hemen her yerini dolaştık, müzelerini gezdik ve oldukça yorulduk. Yaklaşık 15 bin adım attığımızı fark ettik. Akşam güzel bir yemek için Split’in önde gelen lokantalarından birinde yer ayırttık. Saat 20.00 civarında lokantaya gittiğimizde yerimiz hazırdı. Deniz mahsulleri ağırlıklı harika bir yemek yedik; hesap beş kişi için 75 euro geldi. Midye, karides, ahtapot ve balık ağırlıklı bu yemeğin fiyatı bizi şaşkınlığa düşürdü. Oturmakta olduğum Çengelköy’de, bu seviyede bir lokantada yenen akşam yemeğinin kişi başı maliyetinin, yemeğe bağlı olarak 65-110 euro arasında değiştiğini hatırladım ve doğrusu üzüldüm.
Split dönüşü birkaç günlüğüne Cunda Adası’na gittim. Akşam yemeği için sahil boyunca dizilen lokantalardan birinde, beş kişi Split’te yediklerimizle kıyas kabul etmeyecek bir yemek yedik. Split’teki doluluğun aksine lokanta neredeyse boştu. Kişi başı hesap 25 euro geldi. “Herhâlde benim ülkem şaşırmış!” diye düşündüm; esnafımızın aklını kaybetmiş olabileceğini, bu fiyat politikasının sürdürülebilir olmadığını ve çoğunun iflas etmesinin kaçınılmaz göründüğünü hissettim.
Pek çok insanımız lokantaları âdeta soyguncu yuvası olarak görüyor. Yılda 10 ya da 15 gün tatil yapan insanların çoğunluğu bir ya da iki kez lokantada yemek yiyor. Mesele karın doyurmak olunca dönerci, kokoreççi, hamburgerci gibi ayaküstü satış yapan, daha ucuz yerler tercih ediliyor. Ülkemiz turizm açısından pahalı, hatta çok pahalı bir ülke hâline geldi. Sanırım tüm dünyada var olan turizm ülkesi imajımıza, bir daha geri gelmeyecek ölçüde zarar veriyoruz. Ege ve Akdeniz kıyılarımızdaki bazı otellerde uygulanan “Her şey dâhil” politikası, büyük oranda yabancı müşteri getiriyor olsa da bunun yerel esnafa neredeyse hiçbir faydası yok. Bu tür bir turizm, daha çok turizm acentelerinin kâr etmesini sağlıyor; toplumun her kesiminin faydalandığı bir ticari politika niteliği taşımıyor.
Trogir: Küçük müdahalelerle yaşayan kent
Hırvatistan gezimizin ikinci gününde Split’ten, 28 kilometre uzaklıkta bulunan Trogir’e gittik. Trogir, Split’e benzer bir Orta Çağ şehri. Özellikle kale içindeki yapıların hemen hemen tümü korunmuş durumda. Korunmuş yapı ile dondurulmuş yapı arasındaki farkı en iyi burada gördük. Hemen her yapı küçük müdahalelerle birer işletme hâline getirilmiş; tekstil ürünleri, hediyelik eşyalar, kafeler ve lokantalar bu yapılarda yer alıyor. Küçük alanlara birkaç masa konulmuş ve servis yapılıyordu. Hiç kimsenin aklına bu küçük meydana onlarca masa koymak ya da bir çığırtkan tutmak gelmiyor. Yapıları ve yerel müzesiyle Trogir bir cazibe merkezi hâline gelmiş; ilgi çekiyor ve sokaklarını turistler dolduruyor. Öğle ve akşam saatlerinde kafe ve lokantalar dolu, dondurmacı dükkânlarının önünde uzun kuyruklar oluşuyor. Çok sıcağa rağmen şehrin içi sürekli canlı ve yoğun bir alışveriş hareketliliği var. Trogir’e özel olarak kiraladığımız minibüsle gittik ve 50 euro ödedik. Dönüşte aynı yerden bindik, Split’e geldik ve yine 50 euro ödedik. Değişen bir şey yoktu; pazarlık filan yapmadık, kimse de “Hazır turist bulduk, kazıklayalım!” diye düşünmedi. Üstelik her iki aracı kullanan şoförler de pırıl pırıl giyimli, ter kokmayan, nazik insanlardı; bizden daha iyi İngilizce konuşuyor ve gezeceğimiz yerler hakkında bizi bilgilendiriyorlardı.
Üçüncü gün Split çevresini gezmek istedik. Kıyı boyunca kurulmuş tanıtım kabinlerinden gezi için bilet aldık. Split’in çevresi boydan boya halka açık plajlarda dolu; ayrıca gezi tekneleri birkaç noktada durarak denize girme imkânı sağlıyor. Hemen hemen her tekne doluydu; gezi ücretine alkolsüz içecekler de dâhildi. Çok hoş vakit geçirdik. Akşam 21.10’da kalkan uçağımıza binmek için küçük ama modern bir yapı olan Split Hava Meydanı’na geldik. Gözüm uçuş listesine takıldı: 20.15 ile 23.55 arasında, biri İstanbul olmak üzere Avrupa’nın çeşitli kentlerine yirmi uçuş vardı. Yani yaklaşık her on bir dakikada bir uçak dolusu insan (yaklaşık 150 kişi) dönüşe geçiyordu. İstatislikler, her yıl Split’i ziyaret eden turist sayısının bir milyonu aştığını belirtiyor.

Midilli daha ucuzsa, bir sorun var!
Cunda Adası ve dolayısıyla Ayvalık’a gelince, Ayvalıklı dostlarım her yıl ziyaretçi sayısının giderek azaldığını söylediler. Gün boyu dolaştığım Cunda’da hiç yabancı turistte rastlamadım; hemen herkes bizim insanımızdı. “Bizimkiler ne yapıyor?” diye sorduğumda, “Midilli’ye gidiyorlar!” dendi. 710 TL çıkış harcı, tekne ve vize ücretine rağmen Midilli tatili daha ucuz oluyormuş. Konuştuğum bazı Cundalılar da “Biz de Midilli’ye gitmeyi tercih ediyoruz; kazıklanma duygusu yaşamıyoruz. Herkesin yüzü gülüyor, sokaklar tertemiz, kimse bizi alışveriş için taciz etmiyor. Kafeler, lokantalar sessiz; başımızı dinliyoruz” dediler. Bu arada belirtmek isterim ki iki gece kalmak için gittiğim otelde müzik sesinden rahatsız olduğumu belirtip sesi kısmalarını rica etmeme rağmen herhangi bir gelişme olmayınca bir gece kalarak ayrıldım. Split, Trogir ve gezdiğim birkaç küçük yerleşmede ise hiç müzik sesi yoktu; varsa bile bizim duyamayacağımız ya da rahatsızlık hissetmeyeceğimiz bir seviyedeydi.
Misafir mi, yolunacak kaz mı?
Ülkemiz, dünyada hiçbir ülkenin malik olmadığı kadar zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Deniz, kum ve güneş ise bu coğrafyadaki hemen her ülkede bulunmakta; çoğu yerde bizden daha iyi ve daha uygar bir şekilde sunulmaktadır. Eğer bu turizm anlayışıyla devam edersek, üç beş -bilemediniz elli yüz- “Her şey dâhil” otel dışında kalan büyük bir kesim kısa zaman içinde müşterisiz kalacaktır. Oysa ülkemizin deniz, kum ve güneşin ötesine geçen yeni bir turizm politikası geliştirmesi gerekmektedir. Hırvatistan’da konuştuğumuz hemen herkesin “İstanbul” adı geçince gözleri parlıyor, “Muazzam, nefis herkes görmeli!” diyor. Ancak bize gelen insanları evimize gelen birer misafir olarak kabul etmenin yanı sıra, misafirlik ücretlerini de ödediklerini; yolunacak kaz olmadıklarını anlamamız gerekiyor. Ülkemizde pek çok üniversitede turizm bölümü bulunmasının yanı sıra çok sayıda turizm meslek okulu ve lisesinde öğretim yapılıyor. Bunca öğretimin vardığı sonuç bu olmamalı. Acilen öğretimden eğitime geçmemiz gerektiğini artık anlamamız gerekiyor.
Resmî istatistikler, turizm gelirinin her yıl arttığını söylüyor; ancak buna paralel olarak giderek artan bir şikâyet de var. Üstelik turizm giderimiz, gelirimizden daha hızlı artıyor. Bir turizm ülkesinde yaşayanlar kültür turizmi için başka ülkelere gidebilir; ancak deniz, kum ve güneş seyahati için kendi ülkesinden kaçan insanların niçin bu yolu seçtiklerini sorgulamak gerekiyor. Neyi yanlış yapıyoruz ve bunu yapmakta neden ısrar ediyoruz? Doğru teşhis, tedavinin başlangıcıdır…
Sende Yorum yap