Korku, hırs ve haz…
“Kıyamet günü saati”nin ileriye alındığını öğrenince keyfim kaçmıştı. “Kıyamet saati”, 1947’de “atom bilimcilerin” oluşturduğu, nükleer tehditlere göre dünyanın sonunu tahmin eden soyut bir göstergeydi. 2007’de iklim krizleri de sürece dahil edildi. Bilim insanlarının hesaplamalarına göre saat, ileriye ya da geriye alınıyor. Bu yıl, geçen yıla göre kıyamete 4 saniye daha yaklaşmışız.
Bu korkutucu haberden uzaklaşayım derken Nobelli yazar W. Faulkner’ın 1951’de yaptığı konuşmaya rastladım. Zira, dijital dünya sadece aklımızı değil, duygularımızı da okuyor. İnsanın, her tür olumsuzlukta hayatta kalma yolunu bulacağına inanan Faulkner, Oxford öğrencilerine, “Korkunun insanların ruhlarını çalarak onları düşünmekten alıkoyacağı”nı anlatıyor. “Doğruyu yanlıştan ayırabilenlerin dünyayı kurtarabileceği”ni, bu nedenle de “doğruluk ve merhameti savunmak”tan vazgeçmemek gerektiğini söylüyor. “Fırsatçılar” diyor, “insanın korku ve hırsını kullanırlar.”
Bu köşede sayısız kez yazdım, insanlar akıldan çok duyguları etkilenerek yönetilebilir. Tarihsel gerçek bu. Bugünün farkı, korkunun yayılma hızı. Dünyanın başka bir yerinde yaşanan olayın, dünyanın diğer ucunda tedirginliğe yol açması gibi.
Trump’ın (Faulkner “fırsatçılar” diyor) kendi ülkesinden başlayarak dünyaya saldığı korku, kazanma hırsı başka türlü açıklanamaz. Venezuela’da yatağından alınan (bu bilgiyi yaymak korkunun parçası) Maduro gösterisinin verdiği mesajla, Lincoln uçak/ savaş gemisinin Körfez açıklarında bekleme görüntüsü benzer amaca hizmet ediyor.
Günlerdir “vuracağım”, “anlaşmazsan bombalarım” sözleri korkuyu ve gerilimi artırmak için çarpan etkisi yapıyor. “Korku” ile “hırs”ı, tüketim toplumu çerçevesinde “hırs”la “haz arayışı”nı birbirinden ayırmak neredeyse olanaksızdır. Birbirlerinin içine geçer.
Bu bağlamda iki ülkenin tutumu büyük önem kazanıyor; Çin ve Türkiye.
Çin, dünyaya yayılan bu korkunun ters tepeceğine inanıyor. Zamanın kendi lehine gelişeceğine dönük bir politika izliyor.
Türkiye ise, korku ve hırs karşısında, Foulkner’ın altını çizdiği “dünyayı kurtaracak olan”, doğru ve merhametli bir tutumu benimsiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Türkiye’nin uluslararası politikada “hem adres hem de anahtar olduğu” vurgusu da bunu gösteriyor.
Kıssadan hisse; Güç kazanmak önemlidir, kalp kazanmak daha önemlidir.
İletişim notları
Bir, dijitalleşme sürecinde özgürlük ve sorumluluk arasındaki çizgi kaybolmaya başladı. Bir savcının sert ifadeler içeren sosyal medya paylaşımı sonrasında HSK’nın, “hâkim ve savcıların yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına zarar verebilecek paylaşım ve etkileşimlerden kaçınması gerektiğine” dair açıklaması önemlidir. Dijital politikalarını belirlemeyen kurumlarda krizler kaçınılmaz.
İki, bir penguenin gruptan uzaklaşmasında insan zekâsı arayanların, Trump gibi penguenlerin Kuzey Kutbu’nda yaşadığını sananlarca yönetilmesi kadar tutarlı çok az şey vardır.
Üç, restoranlarda kuver, masa ücretlerinin yasaklanmasına cebindeki sınırlı parayla kız arkadaşını yemeğe çıkaran gençler kadar kimse sevinemez.
Dört, Gonca Vuslateri’nin sosyal medyatik tartışmalara cevap yetiştirirken kullandığı “Sıfatında yaşam belirtisi olmayanlar” ifadesine bayıldım. Çevremdeki bazı insanlar için kullanmaya karar verdim.
Beş, uyuşturucu testi pozitif çıktığı için “Kızılcık Şerbeti” kadrosundan çıkarılan oyuncu, “İnsanlar yanlış yapabilir” diyerek kendini savundu. Doğru ancak eksik. Çok izlenen bir dizide rol alıyorsan, “özel hayatım” özgürlüğünden söz edemeyiz. Topluma karşı sorumluluk diye bir şey var, unutuyoruz.
AKLIMDA KALAN
Duygusal kopuş: Uzun zamandır kafama taktığım bir durum: Artık yeni türkülerin, yeni sanat müziği eserlerinin ortaya çıkmıyor olması. Bu duygusal kopuş, türkülerimizin eşsiz sesi Seha Okuş’un kaybında daha somutlandı. Popülerlik kriterine uymamış olsa gerek ki, vefatının ardından başsağlığı mesajları yayınlanmadı. Sosyal medyatik üzüntü paylaşımları olmadı. Çok acıklı. Popülerlik, üzüntümüzün de, kültürel değerlerimizin de kriteri mi oldu?
Sende Yorum yap