s

Siyonizm Atina’dan Diyanet’i hedef alıyor

Shay Gal adında koyu bir Siyonizm savunucusu var, Gazze’de soykırım yaptıklarından beri derdi gücü Türkiye.

Geçmişte İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii Dış İlişkiler Başkan Yardımcılığı yapmış ama havacılığa dair yazdığını hiç görmedim derdi hep Türkiye.

Türkiye’ye saldırırken eskiden sadece Kıbrıs’ı kullanırdı şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi üzerinden Türkiye’ye saldırıyor.

Bugüne kadar çok da ciddiye almamıştım ama Yunanistan’da yayımlanan To Vima’ya da sızmış sonunda.

Yazısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini ele alıp, Avrupa’da örgütlendiğinden söz ediyor, rakamlar üzerinden kafa karıştırıp, aklınca Brüksel’i harekete geçirmeye çalışmış.

Bu yazı Shay Gal’in her zaman yazdığı Times Of Israel’de çıksa yine güler geçerdim.

Ancak bu yazı Yunanistan’da yayımlanan To Vima gazetesinde çıktı.

Mega TV, To Vima ve Ta Nea gazetelerinin sahibi olan Alter Ego Medya Grubu’ndan tanıştığım insanlar bende Ankara-Atina arasındaki ilişkilerde barıştan yana duran, barış ortamının her iki ülkenin de faydasına olduğunu bilen insanlar izlenimi bırakmıştı.

Yazıp çizdikleri tüm dünyada sadece 4 bin civarında insan tarafından takip edilen birisinin, subjektif ve düşmanca bir yazısını yayımlamayı kabul etmenin ne editoryal bir açıklaması olabilir ne de bu düşmanlık yazısını basanların barıştan söz ederken samimi olduklarına inanılabilir.

Mega TV, Başbakan Miçotakis’in Türkiye ziyaretine dair ağır cümleler kuran Yunanistan’ın Avrupa Parlamentosu üyeleriyle de yayın yaptı.

Bu kısmı beni alakadar etmez ama ne X’te sadece 4 bin 274 takipçisi olan bir soykırım savunucusunun Türkiye’ye saldırılarına platform olunması can sıkıcı.

İlişkilerin en gergin olduğu dönemlerde Baltık ülkelerindeki firari FETÖ’cü akademisyenlerin Yunanistan medyası üzerinden Atina-Ankara ilişkilerini zehirleme çabaları bitti diyordum şimdi karşımıza bir soykırım savunucusunun hezeyanlarına platform olan bir Yunanistan gazetesi çıktı.

Sadece şaşırtıcı değil aynı zamanda üzücü de…

Madem tapuyualdık geliyoruz...

Yunanistan’daki muhalefet anlayışının, Türkiye takıntısının sorunlu olduğunu biliyordum, meselenin hastalık boyutunda olduğunu yeni fark ettim.

Savunma ve Dışişleri bakanlıkları yapmış, Dimitris Avramopoulos, “Türkiye’nin rolüne dair algının, tehdit ve korku duygusuyla şekillendiği bir saplantı içindeyiz. Türkiye’yi yalnızca bir tehdit olarak görme saplantımız, yalnızca ülkenin uluslararası konumunu değil, aynı zamanda Yunan vatandaşlarının psikolojisini de olumsuz etkiledi” dediğinde, acaba abarttı mı demiştim, aslında az bile söylemiş.

Atina’daki kimi çevrelere bakacak olursak, Başbakan Miçotakis, Ankara’ya geldi, Yunanistan’ın tapusunu bize verip gitti.

Türk medyasında Başbakan Miçotakis ile son röportajı yapan gazeteci olarak yazayım, bu büyük bir haksızlık:

Yunanistan Başbakanı, ülkesinin bildik pozisyonlarından birinde bile geri bir adım atmadı.

Kavga, dövüş yoksa sorun vardır zannedenler, pozitif gündemli görüşme ne demek ya bilmiyor ya da anlamak istemiyorlar.

Türkiye ve Yunanistan, çözemedikleri sorunlarda pozisyonlarını koruyor ama ileride çözümü daha kolaylaştıracak adımlar atmanın yollarını arıyorlar.

İki halk arasındaki dostluk pekiştikçe barışa ulaşmak, karşındakinin pozisyonunu anlamak daha kolay olur, Atina ve Ankara’da aslında bunu yapıyor.

Aslında bu saçma hali daha önce de yazmıştım:

Yunanistan Dışişleri Bakanı Giorgos Gerapetritis ile gazeteciler olarak İstanbul’da uzun bir öğle yemeğinde buluşmuştuk.

Gerapetritis, gizli bir ajandası olmadığı için Yunanistan’ın tezlerini bağırmadan, tribünlere oynamadan anlatmıştı.

2021’de Ankara’da kişisel fayda adına yapılan şovun iki ülke ilişkilerine verdiği zararı sadece ülkesinin faydasını gözeten insanlar onarabilirdi, Gerapetritis de aslında tam olarak bunu yaptı.

Atina’daki histerik ruh halinden dolayı kafası karışanların içi rahat olsun, ne Başbakan Miçotakis, Türkiye’ye Yunanistan’ın tapusunu verdi, ne de Türkiye’nin Yunanistan’ın topraklarında gözü var.

Azgın azınlığın kişisel fayda için ortamı zehirlemesine izin vermemek lazım...

Kavgaların anatomisi...

Saygınlığın değil cazgırlığın geçer akçe olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Siyasetten, futbola kadar hayatın her alanında rekabet ile düşmanlığı aynı şey zannediyoruz.

Nezaket zaaf, sen haklıymışsın diyebilmek geri vites sayılıyor

Herkes, “Ben hariç herkes eşit olmalı” diyor, hak ettiğinden fazlasını istemek ayıp değil özgüven olarak görülüyor.

Bir fikir üzerine başlayan her tartışmada fikir unutuluyor, fikirleri dile getirenlerin kişilikleri tartışılıyor.

Tarafsızlık Türkiye’de en moda kelime değil zaten insan, doğası gereği her konuda bir tarafa daha yakın olur.

Sorun şu ki, taraf olmanın objektif olmaya engel olmadığını hatırlayan insan sayısı giderek azalıyor.

Hepimiz, her şeyi eleştiriyoruz, özeleştiri kelimesi uzun zamandır sözlüklerimizde yer almıyor.

Bir de sanal medyanın bize dayattığı, bilinme, ünlü olma hastalığımız var.

Kimi soyunarak, kimi çok zenginmiş gibi yaşayarak, kimi de başkalarını aşağılayarak kolay yoldan hedefe varmaya çalışıyor.

Kimse kimsenin ne yaptığıyla ilgilenmiyor, başarı altındaki araba, adının Google hafızasında ne kadar yer aldığı, takipçi sayısıyla ölçülüyor.

Kovid aşısını geliştiren Özlem Türeci’nin sanal medya takipçi sayısı ortalama bir dizi oyuncusundan, daha az.

Türk balesinin yaşayan efsanesi Ayşem Sunal Savaşkurt’un Google hafızasındaki yeri bilinen bir oryantal dansçısından daha dar.

Meclis’teki kavgayı ayıplamak elbette hakkımız da dönüp bir de aynaya bakmamız gerekmiyor mu?

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>
>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.