s

BAE ve S. Arabistan kapışması

Yemen’de Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki gerilim sahada açık bir çatışmaya dönüştü. 2025’in son günlerinde BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi (GGK), S. Arabistan ve Umman sınırlarına uzanan doğu illerini ele geçirdi. Suudi Arabistan da buna karşılık başta Mukalla Limanı olmak üzere GGK kontrolündeki noktaları bombaladı. BAE Riyad’ın kararlılığını görünce geri adım attı ve Yemen’de görev yapan ‘terörle mücadele ekiplerini feshettiğini’ duyurdu.

Yemen’deki Körfez gerilimini izleyenler, bunun ani bir kırılma olduğunu düşünebilir. Oysa iki ülkenin çakışan stratejileri, politikaları zamanla derinleşti ve 2010’lu yıllardan itibaren artık üzeri örtülemeyen açık bir güç mücadelesine dönüştü.

Yemen’de Körfez mücadelesi

Arap Baharı ile Yemen’de otuz yıllık iktidarın devrilmesinin ardından S. Arabistan, Sana merkezli üniter bir devlet yapısını destekledi. Riyad açısından Yemen; ‘sınır güvenliği’, ‘arka bahçesinde kontrolü kaybetmeme’ meselesiydi. Temel hedefi İran destekli Husileri geriletmek ve Tahran etkisini sınırlandırmaktı.

BAE ise aynı Yemen’e bambaşka bir yerden baktı. BAE’nin derdi Yemen’in inşası değil, limanlar, adalar ve boğazlar üzerinden ‘deniz kontrolü’ sağlamaktı. Aden ve Moka limanlarıyla Sokotra ve Perim adaları bu yüzden öne çıktı. Buralar Dubai ile başlayan ‘deniz zincirinin’ halkalarıydı.

S. Arabistan ‘kara odaklı’ bir strateji kurarken, BAE liman ve adalarda işbirliklerini genişleterek ‘deniz odaklı’ bir politikayı önceledi. Merkezi hükümet yerine güneydeki yerel aktörlerle hareket etti. Bu da Yemen’i fiilen kuzey ve güney olarak böldü.

BAE’nin değişen stratejisi

BAE’ye ait şirketler aslında 1990’lardan bu yana Yemen’in liman altyapısı ve ticaret yollarıyla ilgiliydi ancak o zaman Sana’nın siyasi ve ekonomik baskıları projeleri engelledi.

2008 yılı Abu Dabi için yeni stratejisinin dönüm noktasıydı. BAE merkezli DP World şirketi, Yemen’in Aden Limanı’nda büyük bir işletme hakkı aldı. Bu yatırım, ticaret akışını artırmak ve BAE’yi bölgesel lojistik merkezine dönüştürme stratejisinin ilk ayağıydı. Ancak 220 milyon dolarlık yatırım taahhüdü ile başlayan süreç, 2010-2012’ye kadar planlanan kapasite hedeflerine ulaşılamayınca iptal edildi. Abu Dabi o tarihten sonra stratejisini ‘merkezi yapılarla büyük altyapı anlaşmaları yapmamak, yerel güçlerle çalışmak ve resmi anlaşmalar yerine fiili kontrol’ politikasına evirdi.

2015 kırılımı

2015 sonrası ise saha, BAE’ye bu stratejiyi uygulama fırsatını altın tepside sundu. S. Arabistan, İran destekli Husilere karşı bir askeri koalisyon kurdu ve Yemen’de başkenti işgal eden Husilere karşı askeri bir operasyon yürüttü. Abu Dabi de bu koalisyona katıldı ve sahada operasyonel boşlukları doldurdu.

Riyad, BAE’yi önce ‘ortak’ sandı ama süreç ilerledikçe limanların fiilen kontrolünün Abu Dabi’ye geçtiğini, güneydeki askeri unsurların güçlendiğini anladı ama iş işten geçmişti, sahadaki tabloyu geri çevirmek de mümkün olmadı. O dönem ABD, İran’la mücadelenin sekteye uğramasını istemiyordu, Körfez’e de ‘gerilimi uzatmayın’ baskısı yaptı, mesele halının altına süpürüldü.

2021’den bugüne

Yemen sahasında bu gerilim aslında hep devam etti. Esasen BAE, Arap Baharı’ndan sonra Libya’da, Yemen’de uyguladığı politikayı Sudan’da da Somali’de de uyguluyor. İşin dikkat çeken boyutu, BAE sahada limanlar, adalar ve lojistik altyapısı ile var olurken, bu politika İsrail’in Kızıldeniz ve Doğu Afrika odaklı deniz güvenliği stratejisiyle kesişti. Örneğin BAE’nin Somaliland’de kontrol ettiği Berbera Limanı, bölgede istihbarat ağı geniş olan İsrail için Afrika-Kızıldeniz’de erken uyarı noktasıydı.

BAE ve İsrail arasındaki hali hazırda var olan ‘deniz merkezli jeopolitik ortaklık’ İbrahim Anlaşmalarıyla görünür hale geldi. Suudi Arabistan’ın ABD’nin tüm baskılarına rağmen İbrahim Anlaşmalarına dahil olmayışının sebeplerini sıralarken, bu tabloyu da hatırlamak gerekiyor.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.