Yapay zekânın ötesinde, ilham veren bir hikâye
Son zamanlarda izlediğim en ilham verici belgesellerden biri: ‘The Thinking Game’.
Evet, konu yapay zekâ.
Ancak bu belgeselin mutlaka izlenmesi gerekenler listesinde yer almasına neden olan teknolojik başarılardan çok, insan aklının peşine düşmüş bir start up hikâyesini son derece şeffaf ve samimi bir dille anlatması.

Belgeselin merkezinde, bugün Google DeepMind olarak bildiğimiz şirketin kurucusu, Nobel Kimya ödüllü Demis Hassabis var.
Kendisini en son SXSW London sahnesinde canlı izlemiştim.
Onu farklı kılan dünyanın en önemli yapay zeka araştırmalarına liderlik etmiş olması değil, bu noktaya nasıl geldiği.
Londra’da büyüyen, 12 yaşında satrançta dünya çapında bir yetenek olarak görülen Hassabis, birçok kişiyi şaşırtan bir karar alarak satrancı bırakıyor.

Çünkü ona göre satranç, ustalaşıldıkça yaratıcılığın azaldığı, sınırları belli bir oyuna dönüşüyor.
Kazanmak mümkün, ama düşünce gücünü daha üretken ve yaratıcı bir şekilde kullanmak istediğine karar veriyor daha 12 yaşında çünkü asıl merak ettiği şeyin oyunu oynamak değil, düşünmenin kendisi olduğunu fark ediyor.
Bu fark ediş, belgeselin de omurgasını oluşturuyor.
Video oyunları tasarlayan bir gençten insan zekâsını anlamaya çalışan bir bilim insanına dönüşüyor.
Ardından küçük bir ekip, büyük bir hayal ve klasik bir start up anlatısına yakışır şekilde, sınırlı kaynaklar, yoğun çalışma ve yüksek risk ile ilerliyor.
Ancak DeepMind’ı benzer girişimlerden ayıran şey, daha en baştan ticari ürünlerden çok bilimsel problemlere odaklanması.
Belgeselin doruk noktası ise AlphaFold.
Proteinlerin üç boyutlu yapısını kimyasal dizilimlerinden tahmin edebilen bu yapay zekâ modeli, biyoloji ve tıp dünyasında devrim niteliğinde bir adım olarak kabul ediliyor.
Yönetmen Greg Kohs, karmaşık bilimsel süreci animasyonlar ve sade anlatımla öyle iyi açıklıyor ki, konuyla hiç ilgisi olmayan bir izleyici bile neden bunun büyük mesele olduğunu anlayabiliyor.
Elbette belgeselin eleştirilecek yanları da var.
Google çatısı altındaki bir şirketin anlatımı zaman zaman kurumsal bir tanıtım filmi havasına yaklaşabiliyor.
Yapay genel zekânın etik, toplumsal ve politik boyutları ise kısıtlı şekilde ele alınıyor.
Ancak yine de ‘The Thinking Game’, teknolojiye mesafeli duranlar için bile ilgi çekici.
Bu belgesel, sadece yapay zekânın neler yapabildiğini değil, merakın, sabrın ve doğru soruların nelere yol açabileceğini gösteriyor.
Bir çocuğun satranç tahtasından kalkıp insan zekasının haritasını çıkarmaya uzanan yolculuğu bu.
Hatta bir teknoloji milyarderi tarafından Cambridge Üniversitesi’ne gitmemesi ve üniversite derslerinde geçireceği zamanda tamamen yapay zeka araştırmalarına odaklanması için daha 17 yaşında 1 milyon dolarlık teklif aldığında reddediyor, hem üniversite hayatını yaşayabilmek hem de üniversiteden araştırmasında faydalı olabilecek çalışma arkadaşları bulabileceğini düşündüğü için.
Google tarafından 400 milyon sterlinlik satın alma teklifi geldiğinde de masraflı araştırmalara devam edebilmek için kabul ediyor.
Deep Mind’ın CTO’su, şimdi aynı zamanda Google’ın ilk ‘Chief AI Architect’i unvanını kazanan Koray Kavukçuoğlu da belgeselde söz verilenlerden biri.
İşte sırf bu yüzden bile ‘The Thinking Game’, teknoloji meraklılarının yanı sıra ilham verici hikâyeleri sevenler için de izlenmesi gereken bir belgesel.
Sende Yorum yap