Rengi kaçan dünya
Geçen hafta, İstanbul’un o ruhu daraltan, gri, puslu trafiğinde sıkışıp kalmışken, camı biraz indirip etrafımdaki devasa metal yığınına baktım.
Bir gümüş SUV, bir siyah sedan, üç kar beyazı pikap... Sonra yine gri, yine koyu tonlar. Sanki biri şehrin üstüne dev bir “Photoshop filtresi” atmış, bütün renkleri emip götürmüş gibiydi. Derken, o devasa renksizliğin tam ortasında, sanki “ben buradayım” diye bağıran, kıpkırmızı bir spor araba gördüm.
O an içimden şu geçti: Bugün bu şehirde kırmızı bir araba kullanmak, sadece bir tercih değil, radikal sayılacak bir meydan okumadır!
Renkleri kovduk
Biliyorum, “Aman Barış, alt tarafı bir araba rengi, taktığın konuya bak” diyeceksiniz. Ama durum hiç de öyle değil.
Renkleri hayatımızdan usul usul kovduk.
Bakın, veriler yalan söylemez. Bugün dünyada üretilen otomobillerin yüzde 80’inden fazlası artık ‘gri ölçek’ dediğimiz o renksiz dünyadan çıkıyor; beyaz, siyah, gri ve gümüş… Bu dört renk, adeta koca pazarda hakimiyet kurmuş durumda.
Keza evlerimizin için de durum farklı değil. Duvarlar, fayanslar, mutfak dolapları… Her şey, kırık beyaz, gri, bej….
Dünya sessizce ama hızla renksizleşiyor.
Peki, neden o 70’lerin şahane portakal tonlarından, 80’lerin o fiyakalı gece mavilerinden vazgeçtik?
Çünkü bugün renk seçmek, masum bir zevk meselesi olmaktan çıktı. Biraz ‘ben buyum’ deme cesareti. Ve bu cesaret, maalesef giderek daha riskli.
Sivrilme korkusu
Bir sosyolog gözüyle baktığımda şunu görüyorum: Modern insan artık sivrilmek istemiyor. Beğenisini, zevkini, tercihini göstermemeye çalışıyor. Çünkü sivrilmek, karakter göstermek, bedel ödemeyi de beraberinde getiriyor. Bu bedel korkusu, en basit gündelik kararlarda bile kendini ele veriyor.
Otomobilde beyazı seçiyoruz, çünkü “yarın satarken zorlanmayayım” diyoruz. Yani hayatımızı, hayallerimizi, tutkularımızı bile bir yatırım hesabı gibi yönetiyoruz. Kendi hayatımızda sanki kiracıyız. Bizden sonra gelecek o hayali alıcıyı memnun etmek ya da en azından kaçırmamak için, en sıkıcı, en risksiz, en orta karar rengi seçiyoruz.
Peki ya kıyafetlerimiz? Hadi otomobili anladım, ama neden plazalarda, okullarda, sokakta, AVM’de hep siyah ya da koyu lacivert birer üniformayla dolaşıyoruz? Kıyafetimizi satacağımızdan mı? Hayır.
Asıl mesele şu: Modern hayatta sürekli kalabalık bir jüri önündeyiz. Gün içinde çok farklı insanlarla, çok farklı ortamlarda karşılaşıyoruz. Dijital çağda tek bir fotoğrafla aynı anda hem patronun hem müşterinin, hem akrabaların önüne düşüveriyoruz. O yüzden siyah; kendimizden hiç renk vermeden hakkımızda yapılacak yorumu azaltmanın en pratik yolu. Bizi yargılardan koruyan duygusal bir zırh.
Trafikteki otomobiller gibi, kalabalığın içinde kaybolmak için renksizliği seçiyoruz.
Renkler gitti, öfke kaldı
İşin en acı yanıysa; renkleri hayatımızdan kovdukça, giderek daha fazla şeyi iki kutup arasında yaşamaya başlıyoruz. Tıpkı fikirlerimiz gibi, renklerimiz de siyah ile beyazın o sert karşıtlığına sıkışıyor.
Eskiden dünyamız, bin bir tonun, ara rengin olduğu bir yerdi. Bugün ise, ya “onlardansın” ya “bizden”… Ya simsiyahsın ya bembeyaz. Aradaki o geniş yelpazeyi; uzlaşmayı, anlamayı, sabrı temsil eden farklı tonları riskli bulup çöpe atıyoruz.
Görsel dünyada renkler azaldıkça, fikir dünyasında da nüans azalıyor. Nüans azalınca düşünce zayıflıyor. Düşünce zayıflayınca da geriye sadece iki kamp kalıyor. Birbirine bağıran iki taraf.
Ve o griliğin içinde patlayan tek bir canlı renk görüyoruz: öfke.
O kırmızı araba bir direniştir
Ama ben o kırmızı arabada başka bir şey gördüm. Bu kadar tek tipleşen, herkesin birbirine benzemeye çalıştığı bir dünyada, aykırı bir rengi seçmek artık sadece estetik bir zevk değil, tekdüzeliğe küçük bir itirazdır. “Hâlâ buradayım, hâlâ bir karakterim var” demenin en şık yolu.
Eğer bu hayatı yeniden yaşanabilir kılacaksak, önce şehirdeki grilikten ve içimizde büyüyen o “görünmez olma” korkusundan kurtulmamız gerekecek.
Çünkü sadece güvenli limanlarda yaşanan hayat, hayat değildir. Hayat dediğin, biraz cesaret edip, o kışkırtıcı renkleri yaşamın her alanına katmaktır.
Haksız mıyım?
Sende Yorum yap