s

Anne karnındaki açlık obeziteye dönüyor! 80 yıllık kıtlık ispatladı: Vücut doğmadan karar veriyor

Betül Yasemin Kökbek / Milliyet.com.tr - II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, 1944-1945 kışında, Hollanda modern Avrupa tarihinin en ağır insani krizlerinden birini yaşadı.1944 yılının sonbaharında Hollanda direnişinin müttefiklere destek amacıyla başlattığı demiryolu grevi, Nazi yönetiminin sert tepkisiyle karşılık buldu. Batı Hollanda’ya yapılan gıda ve yakıt sevkiyatları durduruldu. Bombalamalar nedeniyle altyapı çöktü, kanallar dondu, tarım üretimi neredeyse tamamen durdu. Amsterdam, Rotterdam, Lahey ve Utrecht gibi büyük şehirlerde yaşayan halk kısa sürede temel gıdaya ulaşamaz hale geldi. 1945 baharında Müttefikler, Nazi yönetimiyle yapılan geçici anlaşmaların ardından Hollanda’ya havadan gıda yardımı başlattı. 'Operation Manna' ve 'Operation Chowhound' kapsamında uçaklardan un, yağ ve konserve gıdalar bırakıldı. Bu yardımlar, açlıktan tükenmiş milyonlar için hayati önem taşıdı. Mayıs 1945’te Nazi Almanyası’nın teslim olmasıyla birlikte Hollanda’daki açlık sona erdi. Hollanda Açlık Kışı, savaşın siviller üzerindeki yıkıcı etkisini simgeleyen en çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti.


HAYVAN MAMASI YEDİLER

'Hongerwinter (Açlık Kışı)' olarak adlandırılan bu dönemde, Nazi Almanyası’nın uyguladığı gıda ambargosu ve sert kış koşulları, özellikle ülkenin batı kesimlerinde yaşayan milyonlarca sivili hayatta kalma mücadelesine sürükledi. Resmi kayıtlara göre yaklaşık 4 buçuk milyon kişi açlıktan doğrudan etkilendi. Günlük kalori alımı bazı bölgelerde 400–500 kaloriye kadar düştü. Ekmek ve patates gibi temel besinler tükenirken, insanlar hayatta kalmak için lale soğanları, şeker pancarı ve hayvan yemi tüketmek zorunda kaldı. Yakacak bulamayan aileler, evlerindeki mobilyaları sobada yaktı. Bu koşullar altında 20 binden fazla kişi, açlık, soğuk ve buna bağlı hastalıklar nedeniyle yaşamını yitirdi. Bu dönem, açlığın yalnızca geçici bir kriz olmadığını, uzun vadeli ve kuşaklar arası sonuçlar doğurabileceğini gösteren acı bir hatırlatma olarak hafızalara kazındı. O yıllarda anne karnında açlığa maruz kalan bebekler dünyaya geldi ve nesilleri etkileyecek sayısız hastalıkla burun buruna geldiler.

Hollanda’da yaşanan büyük kıtlık, yalnızca o dönemi yaşayanları değil, anne karnındaki bebekleri de etkiledi. Bilimsel araştırmalara göre fetüsler, 'kıtlık varmış gibi' biyolojik sinyaller aldı. Bu sinyaller genlerin çalışma biçimini değiştirdi; etkileri onlarca yıl sonra diyabetten kalp hastalıklarına, ruh sağlığı sorunlarından obeziteye kadar uzandı. Bulgular, tıp literatürüne 'Dutch Hunger Winter Studies' adıyla girdi.

DOĞUMDAN SONRA BİR DİZİ HASTALIKLA KARŞILAŞTILAR

Bilim insanlarına göre fetüslerin yaşadığı durum bir duygu ya da bilinç değil, biyolojik bir algıydı. Açlık döneminde annelerde kan şekeri düştü, stres hormonları arttı ve protein, yağ gibi temel mikro besinler ciddi biçimde azaldı. Bu değişimler plasenta aracılığıyla fetüse ulaştı. Böylece anne karnındaki bebek, dış dünyayı kıtlık koşulları varmış gibi algıladı ve gelişimini buna göre ayarladı. Araştırmalar, bu sürecin DNA dizisini değiştirmediğini ancak genlerin nasıl çalıştığını yeniden programladığını ortaya çıkardı. Bilim dünyasında bu durum epigenetik programlama ya da fetal programlama olarak tanımlandı. Bu biyolojik uyum, anne karnında hayatta kalmayı kolaylaştırdı. Ancak doğumdan sonra ciddi sağlık sorunlarına zemin hazırladı. Araştırmacılara göre fetüsler, anne karnında kıtlıkla dolu bir dünyaya hazırlanarak gelişti. Ancak savaş sona erdiğinde bu bireyler, bol gıdanın olduğu bir ortama doğunca bu biyolojik uyumsuzluk, vücudun sürekli 'enerji depolama' modunda kalmasına ve ilerleyen yıllarda kronik hastalıkların ortaya çıkmasına neden oldu.

Trump’ın ‘vururuz’ tehdidi gerilim yarattı: İşte gram altında konuşulan hedef!

Tıbbi Biyoloji ve Genetik Uzmanı Prof. Dr. Korkut Ulucan anne karnında yaşanan açlığın genlerin çalışma biçimini nasıl değiştirdiğini tek tek anlattı. Anne karnındaki yaşamın birçok faktörden etkilendiğini, bunların başında annenin yaşadığı çevresel faktörler ve annenin genetik faktörleri bulunduğunu söyleyen Prof. Dr. Ulucan, "Buna birde fetüsün genetik yapısı eklendiğinde anne karnındaki yaşam oldukça komplike bir durum alıyor" dedi. Bu yaşam dönemi içinde annenin beslenmesi, fiziksel aktiviteleri, hastalık durumları, içinde bulunduğu psikolojik durumlar, ilaç kullanımı gibi bir dolu faktörün embriyo gelişimini etkilediğinin altını çizen Prof. Dr. Ulucan, "Bu dönemdeki annenin maruz kaldığı epigenetik faktörler ve epigenetik düzenleyici moleküller genlerin çalışma hızlarını değiştirebilir, örneğin bir molekülün miktarı çok ise hücreler o molekülün sentezine neden olan genleri susturarak epigenetik açıdan genin çalışma hızını değiştirebilir veya stres faktörü ile ilgili annenin maruz kaldığı stres durumları, stres moleküllerinin daha yüksek miktarda annede bulunmasını ve çocuğa geçerek çocukta da stres metabolizmasını tetikleyebilir" dedi.

Alıntı Metni



GENLER KITLIĞA GÖRE AYARLANDI

Hamileliğin ilk üç ayında yaşanan beslenme yetersizliğinin doğurabileceği sonuçlara değinerek Hollanda'da yaşanan kıtlık dönemini yorumlayan İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ayça Kaya, hamilelikte ilk üç ayın, embriyonun yaşam boyu metabolik kaderinin belirlendiği en kritik dönem olduğunu hatırlattı. Bu süreçte hücre çoğalması ve organ taslakları oluşurken, özellikle beslenme yetersizliği embriyonun genlerini değil ama genlerin nasıl çalışacağını kalıcı olarak 'kıtlığa göre ayarlanmış' bir sisteme programlayabileceğinin altını çizdi.

MİT’ten zaman ayarlı belge

İlk trimesterde yaşanan enerji, protein ve mikronutrient eksiklikleri, pankreasın insülin üreten hücrelerinden kas ve yağ dokusunun dağılımına kadar pek çok yapıyı kalıcı biçimde etkileyebileceğinin altını çizen Dr. Ayça Kaya, bu dönemde kalori ihtiyacı sanıldığı gibi artmasa da, alınan enerjinin kalitesinin hayati önem taşıdığına değinerek besin değeri düşük ama kalorisi yeterli bir beslenmenin bile, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak metabolik hastalıkların temelini ilk haftalarda atılabileceğini söyledi.

HAMİLELİĞİN İLK AYLARI GELECEK YAŞAMI BELİRLİYOR

Açıklamalarına gebelikte kısa süreli de olsa ağır bir beslenme yetersizliğinin özellikle fetüsün en kritik gelişim dönemlerinde yaşanması halinde annenin beslenme durumunun çocuğun yalnızca doğumunu değil tüm yaşam boyu sağlığını etkileyen kalıcı bir biyolojik programlamaya yol açabileceğini ifade ederek devam eden Dr. Ayça Kaya şu cümleleri kullandı:

Alıntı Metni


Beslenme yetersizliğinin doğum kilosundan bağımsız olarak epigenetik değişiklikler ve metabolik programlama yoluyla, çocuğun ileri yaşamındaki sağlık sonuçlarını belirleyebileceğinin altını çizen Dr. Kaya, kısa süreli gibi görünen bir beslenme yetersizliğinin bile, özellikle ilk trimester gibi fetüsün en kritik gelişim dönemlerinde yaşanması halinde kalıcı biyolojik etkiler bırakabileceğinin altını çizdi. "Bu etkiler çoğu zaman doğumdan hemen sonra değil; ergenlikte ya da erişkinlikte artan kronik hastalık riskiyle kendini gösteriyor" dedi.

O YILLARDA DOĞAN BEBEKLERİN VÜCUDUNUN ENERJİ DEPOLADIĞI GÖRÜLDÜ

Hollanda'da kıtlık döneminde yaşanılanları konu alan araştırmalarda o dönemde doğan bebeklerin ilerleyen yaşlarında diyabet ve obezite sorunlarıyla mücadele ettiği görüldü. Bu bireylerin vücudu neden sürekli yağ depolama eğiliminde oluyor? Dr. Ayça Kaya, anne karnında yeterli enerji ve temel besin öğelerine ulaşamayan fetüsün hayatta kalabilmek için metabolizmasını 'enerjiyi mümkün olan en üst düzeyde koruyacak ve depolayacak' şekilde ayarlamak zorunda kaldığının altını çizdi. Fetüs için bu durumun geçici bir kriz değil, adeta kalıcı bir çevresel gerçeklik olduğunu hatırlatan uzman isim, "Bu nedenle biyolojisini, kıtlığa uygun bir hayatta kalma stratejisiyle programlar" açıklamasında bulundu.

Survivor 2026'da 'uzun saç' tartışması! Turabi'den Onur Alp Çam'a destek paylaşımı

Anne karnında açlık koşullarına uyum sağlamak için geliştirilen bu metabolik strateji, fetüsün hayatta kalması açısından akıllıca olsa da doğumdan sonra besinin bol olduğu bir ortamda dezavantaja dönüşüyor; çünkü açlıkta insülin üretimi bilinçli olarak sınırlanan birey, erişkin yaşamda yüksek enerji ve karbonhidrat alımıyla karşılaştığında yetersiz insülin yanıtı, uzun süre yüksek seyreden kan şekeri, kronik insülin direnci ve tip 2 diyabet riskiyle karşı karşıya kalıyor. Dr. Ayça Kaya, bu tablonun genetik bir hastalık değil, anne karnında erken yaşam koşullarına verilen ve yaşam boyu süren kazanılmış bir metabolik kırılganlığın sonucu olduğunu vurguladı.

Alıntı Metni


II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan ağır kıtlık döneminde anne karnında olan bireyler, erişkin yaşamlarında normal veya yüksek kalorili bir çevrede yaşamalarına rağmen, kilo almaya daha yatkın, insülin direncine daha açık ve metabolik hastalıklara daha duyarlı oldukları görüldü. Bu kişilerde sorun, fazla yemekten çok, vücudun enerjiyi harcamak yerine ısrarla saklamaya programlanmış olmasıydı. Dr. Ayça Kaya bu durumu şu cümlelerle özetledi: "Bugün bol bulunan besinler karşısında bu biyolojik strateji, hayatta kalmayı değil; obezite, insülin direnci ve metabolik sendrom riskini artıran bir dezavantaj haline gelir."

Alıntı Metni
SDG ne yapmaya çalıştı?

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.