Kem göz kalkanları
Arkeolojik veriler ışığında bakıldığında, nazar ve kem göz inancının Anadolu ve Mezopotamya topraklarında sadece bir “Batıl inanç” değil, aynı zamanda yüksek bir zanaat ve sanatsal üretim alanı oluşturduğu görülür. Cam ustalığından mozaik sanatına, taş oymacılığından mimari tasarıma kadar pek çok alan, insanın bu evrensel korkusuna cevap üretmek için seferber olmuş

Anadolu ve Mezopotamya toprakları, binlerce yıl boyunca medeniyetlerin beşiği olmanın yanı sıra insanoğlunun en köklü korkularından “kem göz” ve “nazar” inancına karşı geliştirilen savunma mekanizmalarının da merkez üssüydü. Arkeolojik buluntular, Mezopotamya’nın gizemli ritüellerinden Antik Mısır’ın tılsımlarına, Roma’nın mozaiklerinden İslami dönemin manevi korumalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, insanoğlunun görünmez tehlikelere karşı nesneler aracılığıyla nasıl bir “zırh” ördüğünü gözler önüne seriyor.
Mezopotamya: Nazarın 6 bin yıllık tanıkları
Nazar inancının izini sürdüğümüzde, karşımıza çıkan en eski veriler bizi Mezopotamya’ya götürür. Kazılar, bu topraklarda yaklaşık 6 bin yıl öncesine dayanan nazar metinli yazıtların varlığını kanıtlamaktadır. Suriye sınırı yakınlarındaki Tell Brak Antik Kenti’nde bulunan, M.Ö. 3300’lü yıllara tarihlenen kaymaktaşından oyma geometrik figürlü nesneler, bugünkü “nazar boncuğu” geleneğinin ilk ataları sayılmaktadır. Bu dönemde “kem göz” sadece bir inanç değil, aynı zamanda fiziksel ve ruhsal hastalıkların kaynağı olarak görülen somut bir tehditti. İnsanlar, yeraltı dünyasından gelen kötü cinlere ve kıskanç bakışlara karşı kendilerini korumak için “Pazuzu” gibi koruyucu ruh figürlerini veya muskaları yanlarında taşıyarak bir çeşit ruhsal bariyer oluşturuyorlardı.
Smyrna’da haset kalkanı: Süleyman Düğümü
İzmir kent merkezinde yer alan Smyrna Antik Kenti agorasında yürütülen yeni kazılarda, antik dönem insanının hasetlik ve nazardan korunma arzusuna dair somut bir kanıt gün yüzüne çıkarıldı. Bir yapının zemininde bulunan ve “Süleyman Düğümü” (Solomon’s Knot) adı verilen geometrik motifli mozaik, M.S. 4. yüzyılın sonu ile 6. yüzyılın başlarına tarihlenmekte. Kazı Başkanı Prof. Dr. Akın Ersoy’un açıklamalarına göre, bu karmaşık düğüm motifi, sadece estetik bir tercih değil, aynı zamanda mekânı kötü enerjiden arındırma amacı taşıyan bir “tılsım” niteliğindedir.

İnanışa göre, dışarıdan gelen art niyetli ve haset dolu bakışlar, bu karmaşık ve ucu bucağı olmayan geometrik desenin içine hapsolmakta. Birbirinin içinden geçen halkalardan oluşan bu tasarım, kötü enerjinin yolunu şaşırtarak odanın içine girmesini engellemekte ve böylece mülk sahibini manevi bir zırh gibi korumakta. “Süleyman Düğümü Odası” olarak adlandırılan bu mekân, antik İzmir halkının kıskançlık (haset) ve kem göz korkusuna karşı geliştirdiği mimari ve sanatsal savunma stratejisinin en çarpıcı örneklerinden biridir. İlginç olan bu motifin İslam uygarlıkları boyunca ve özellikle de Osmanlı döneminde sikkelerden mimariye uzanan bir genişlikte kullanılmış olması. Kültürel katmanların geçirgenliğini göstermesi açısından oldukça keyifli ve çarpıcı bir örnek olarak değerlendirebiliriz bu durumu. Kültürümüzde “saadet düğümü” motifi olarak da adlandırılan bu motifin Osmanlı sikkelerinde sultan isimlerinin yanında kullanılması, sultanın haset ve kötü enerjilerinden korunmasını temenni etmekle ilgili olabilir.

Antakya Kem Göz Evi mozaiği
Antik dünyada nazarla mücadelenin en ikonik sanatsal dışavurumlarından biri Antakya’da bulunan ve “Kem Göz Evi” olarak adlandırılan konuttaki ünlü mozaiktir. M.S. 2. yüzyıla tarihlenen bu eşsiz eser, nazarı sadece bir inanç olarak değil, âdeta bir savaş alanı gibi resmeder. Mozaiğin merkezinde, etrafı vahşi hayvanlar ve saldırgan nesnelerle çevrilmiş bir “göz” figürü yer alır. Bir kılıç, bir mızrak, bir akrep, bir yılan ve hatta bir kuşun pençeleri doğrudan bu merkezi göze saldırırken tasvir edilmiş. Bu kompozisyon, “kötü gözün” gücünü kırmak için ona her yönden saldırılması gerektiğini simgeleyen apotropaik (kötülüğü savan) bir sanat örneği. Antakya mozaiklerinin bu seçkin parçası, antik insanın evini ve mahremiyetini korumak için sanatı nasıl bir tılsım gibi kullandığını, estetik ile inancı nasıl birleştirdiğini en yalın hâliyle belgeler.
İslam kültüründe koruyucu gelenekler
İslam medeniyetinde nazara ve kötülüklere karşı korunma, zamanla Kur’an ayetleri ve sembollerin harmanlandığı köklü bir “havas” geleneğine dönüşmüştür. Arapça “nüsha” kelimesinden türeyen muska, içinde ayet ve duaların bulunduğu, koruyucu bir kılıf içinde taşınan en yaygın nesnedir. Harf ve rakamların ebcet hesabıyla belirli bir geometrik düzene yerleştirilmesiyle oluşturulan vefk ise daha karmaşık bir tılsım türü olarak kabul edilir. Osmanlı saray kültüründe zirveye ulaşan tılsımlı gömlekler, üzerlerine işlenen dualar ve sembollerle padişahları savaşta ve hastalıklarda korumak amacıyla üretilmiş. Kökeni Şamanizm’e ve antik Anadolu’ya uzanan, yaklaşık 2500 yıllık bir geçmişe sahip kurşun dökme geleneği ise erimiş metalin suyla temasında aldığı şekiller üzerinden negatif enerjiyi ve korkuyu uzaklaştırmayı amaçlayan kültürel bir arınma ritüeli olarak bugün hâlâ varlığını sürdürmekte.
Bizans’tan İslami döneme: Sembollerin dönüşümü
Bizans döneminde, pagan inanışlarından süzülüp gelen tılsımlı nesneler, Hristiyanlık sembolleriyle harmanlanmış. Bu dönemde gümüş ve altın muhafazalar içinde taşınan küçük parşömen muskalar, azizlerin isimlerini ve kutsal metinleri içererek kişiyi hastalıklardan ve nazardan korumayı amaçlıyordu.
İslami döneme geçişle birlikte, bu köklü kültürel miras tamamen yok olmamış, aksine İslami motifler ve dualarla zenginleşerek günümüze ulaşmış. Anadolu nazar inancında bugün hâlâ kullanılan “üzerlik”, “at nalı”, “kurt dişi”, “atkestanesi” ve “el figürü” gibi nesneler, aslında Mezopotamya ve Antik Yunan’ın binlerce yıllık birikimi. Bugün hâlâ evlerin kapısına asılan veya bebeklerin omzuna takılan mavi boncuklar, aslında Smyrna’daki mozaik tabanda gördüğümüz o koruyucu iradenin ve Tell Brak’taki kaymaktaşı tılsımların yaşayan birer yankısı. Toroslarda Yörüklerin evlerin girişine astıkları yaban domuzu dişleri, koyun, keçi ya da sığır kafatasları da yine nazarla ilgili eski Şaman kökenli geleneklerin günümüze uzanan birer yansımaları.
Binlerce yıllık ortak bellek
Tüm bu inanışların İslam dininin özü ile uzaktan ya da yakından hiçbir ilgisi ve dayanağı yoktur. İslam inancında nazar, haset, kıskançlık ya da büyü gibi kötü enerjilerden Kur’an-ı Kerim’de bulunan ayetlerle ve Hz. Muhammed’in öğrettiği dualarla korunması gerektiği esastır. Yazımızda söz ettiğim hususlar kültürel dokular ve batıl, hurafe inançlar olarak görülmeli.

Kadim koruyucu “Fatıma’nın Eli” (Hamse)
Mezopotamya’dan bugüne ulaşan en güçlü koruma sembollerinden biri, Batı’da “Hamse”, İslam dünyasında ise “Fatıma’nın Eli” olarak bilinen el figürüdür. Avuç içi dışarı bakan beş parmaklı bu sembol, kökenlerini Fenikelilerin Tanrıça Tanit sembolünden ve Antik Mısır tılsımlarından alır. İslam kültürüne sonradan ve diğer kültürlerden etkileşimle giren bu sembol, Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma’nın sabrını ve sadakatini simgeler. Bu figür; nazardan korunmak, şans ve bereket getirmek amacıyla takı ve duvar süsü olarak kullanılır. Yahudilikte “Miriam’ın Eli” olarak adlandırılan bu evrensel sembol, beş parmağın kötü enerjiyi durduran ve kem gözün negatif etkisini bir kalkan gibi geri püskürten gücüne olan ortak inancı temsil eder.
Categories: Kem göz kalkanları
Sende Yorum yap