Çadırdan Cumhuriyet’e uzanan hafıza

Geçen hafta Antalya ve Kahramanmaraş’taydım. Aynı haftaya iki şehir, iki ruh hali, iki farklı hikâye sığdı. Birinde kültürün köklerine tutunan bir dirilik, diğerinde acının içinden yürüyerek ayağa kalkmaya çalışan bir şehir vardı. Döndüğümde çantamda sadece notlar yoktu. Kafama kazınan sahneler vardı.
Antalya’da Muratpaşa Belediyesi’nin “Yörüklerde Çocuklar ve Aksaçlılar” temasıyla düzenlediği Yörük Çalıştayı’nı izlerken Ümit Uysal’ın sözleri kaldı aklımda. Konuşurken bir metni okumuyor, yaşadığı bir kültürü anlatıyordu. Cümleleri süslü değildi ama güçlüydü; çünkü hayatın içinden geliyordu. Dünyanın yeniden gümrük duvarları ördüğü, iktisadi bağımsızlığın ve ulus devlet fikrinin tekrar değer kazandığı bir döneme girildiğini anlatırken aslında yarının hangi zeminde durması gerektiğini işaret ediyordu. İnsanlar tutunacak sağlam bir yer arıyor, devletine ve kültürüne daha sıkı sarılıyor.

Cumhuriyet’in kuruluşundaki bağımsızlık fikrinin yalnızca ekonomiyle ya da siyasetle sınırlı kalmadığını, kültürle doğrudan bağlantılı olduğunu özellikle hatırlattı. Anayasanın yurttaşlık tarifini, bu coğrafyada yaşamış bütün kültürleri birlikte taşıyan bir zenginlik olarak görmek gerektiğini söyledi. Bugün kontrolsüz hareketliliğin toplumda yeni baskılar oluşturduğunu dile getirirken meseleye sağduyuyla yaklaşıyordu.
Planlı kalkınma, güçlü kurumlar ve kültürel omurga olmadan hiçbir yapı uzun süre ayakta kalmıyor.
“Bir belediye neden Yörük Çalıştayı düzenler?” sorusunun cevabı da burada gizli. Çünkü Yörük kültürü geçmişte kalmış bir folklor değil, yaşayan bir hafıza. Hayatın merkezine üretimi koyan, kimseyi kenara itmeyen bir anlayış. Çocuk üretimin içinde büyür, yaşlı üretimin içinde uğurlanır. Kimse kendini yük hissetmez.
Çalıştayda toy vardı, göç vardı, sohbet vardı, eğlence vardı. Ama hepsinin üzerinde daha güçlü bir duygu dolaşıyordu: beraberlik. Ümit Uysal’ın anlattığı Yörük kültürü bugüne bir şey söylüyor, yarına yön gösteriyordu.
Edebiyatın başkenti
6 Şubat depremlerinden birkaç gün sonra Kahramanmaraş’a gitmiştim. Bu kez aradan üç yıl geçmişti. Zamanın geliştirici gücü tuhaf! Acı yerinde duruyor ama şehir yürümeye devam ediyor. Havaalanına iner inmez, 22 bloktan 18’inin yıkıldığı ve yaklaşık bin dört yüz kişinin hayatını kaybettiği o siteye gittim. İlk durağım orası oldu. Çünkü bir şehri anlamak için önce hafızasına bakmak gerekiyor.
Sonra başımı kaldırdım. Yeni yapılan konutlar düzenliydi, planlıydı, insana güven veren bir duruşları vardı. Azerbaycan Mahallesi’nden Trabzon Caddesi’ne geçtiğimde şehir ayaktaydı. Sokaklarda hareket vardı, insanlar telaşlı ama umutluydu. En çok konuşulan konu yolların asfaltlanmamasıydı; sebebi ise altyapının yenilenmiş olmasıydı.

Sohbet ettiğim herkes aynı noktada birleşiyordu: “Depremden önce altyapı yokmuş, şimdi musluktan akan suyu bile güvenle içiyoruz.” Bir şehir için bundan daha güçlü bir dönüşüm cümlesi zor bulunur. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’ne uğradım. Başkan taziyede olduğu için görüşemedik ama Basın Daire Başkanı Bilal Atalay Selamet ile sohbet ettik. Kendisi Sakaryalı, 1999 Adapazarı depremini yaşamış birisi.
Kahramanmaraş, UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na “Edebiyat” alanında kabul edilmiş. Bu sadece bir paye değil. Onca yıkımın ardından bir şehrin edebiyatla, kalemle anılması bambaşka bir duruş.
Onikişubat Belediyesi tarafından kurulan Gastronomi Akademisi, Kahramanmaraş mutfağını geleceğe taşıyor. Kahramanmaraş bugünlerde sadece yaralarını sarmıyor. Kültürüyle, edebiyatıyla, mutfağıyla hayata yeniden tutunuyor. Acının içinden insanla ve kelimeyle yürüyerek çıkıyor.
İki şehir de aynı şeyi söylüyordu: Kökü olan yer, her şartta ayakta kalır.
Categories: Çadırdan Cumhuriyet’e uzanan hafıza
Sende Yorum yap