s

Müze soygunundan moda defilesine

Geçen Ekim ayında Paris’te Louvre Müzesi’nde yaşanan mücevher soygununu hatırlayalım.

İmparatoriçe Eugénie’ye ait, Fransa tarihinin en görkemli tanıklarından sayılan inci ve elmaslar güpegündüz ortadan kayboldu.

Müzede sergilenen bir tarih bir anda yok oldu.

Dosya hâlâ araştırılıyor, mücevherler hâlâ bulunmuş değil.

Paris Couture Haftası’nda Schiaparelli’nin yaratıcı direktörü Daniel Roseberry ise bu konuya bambaşka bir yerden baktı.

“Ya bulunamazlarsa?” sorusu yerine, “Peki ya başka bir hayatları olursa?” diye düşündü.

Ortaya çıkan şey, çalınan mücevherlerin birebir kopyası değildi.

Daha iri, daha gösterişli, daha teatral yorumlardı bunlar. İmparatoriçe’nin incili tacı ve elmas fiyonk kolyesi, Oscar adayı ve Altın Küre ödüllü Teyana Taylor’ın üzerinde podyumda yeniden hayat buldu.

Defilenin adı ‘The Agony and the Ecstasy’ydi.

Roseberry bu sezon ilhamını Michelangelo’dan, Sistine Şapeli’nden almıştı.

Oradaki hem acı hem hayranlık uyandıran yoğun duygu hâli koleksiyonun ruhuna sinmişti.

Couture’ün saatler, günler süren emeği, sayısız el işinin görünmeyen ağırlığı, podyumda görkemli bir şova dönüşüyordu.

Daniel Roseberry için artık “yeni isim” demek mümkün değil. Schiaparelli’de geçirdiği yıllar boyunca Paris Couture Haftası’nın yönünü belirleyen tasarımcılardan biri hâline geldi.

Son birkaç sezondur daha sakin, daha kontrollü koleksiyonlar yaptıktan sonra, bu sezon bilinçli bir şekilde freni bıraktı.

Ortaya çıkan defile, maksimalizmin geri dönüşüydü.

Abartılı formlar, dikkat çekmekten çekinmeyen siluetler ve “bakın buradayım” diyen detaylarla bir duruş sergiledi.

Bu sezonu ilginç kılan bir başka unsur ise couture sahnesine yeni giren isimlerdi.

JW Anderson’ın Dior ve Matthieu Blazy’nin Chanel için sunduğu ilk couture koleksiyonları, haftaya taze bir enerji kattı.

Her ikisi de kendi moda dillerini couture’un katı kurallarıyla sınarken geçmişle gelecek arasında dikkatli bir denge kurmaya çalıştı.

Bu ilk adımlar, couture’un hâlâ canlı, yaratıcı ve dönüşebilir bir alan olduğunu hatırlattı.

Roseberry’nin Schiaparelli’si ise bu kalabalık içinde yön gösteren bir yerde durdu.

Salon da en az koleksiyon kadar dikkat çekiciydi.

Demi Moore, Jeff Bezos ve Lauren Sánchez Bezos gibi isimler ön sıradaydı.

Malum, haute couture artık sadece modayla ilgilenenlere değil; gücün, paranın ve popüler kültürün merkezinde duran isimlere de hitap ediyor.

Roseberry’nin yaptığı şey aslında çok basit ama etkiliydi: Güncel bir kültür-sanat olayını alıp onu zamansız bir hikâyeye dönüştürmek.

Evet, çalınan mücevherler hâlâ kayıp, ama yoklukları bile bir esere dönüştü.

Bu hikâye burada bitmiyor, Mart ayında Londra’daki Victoria & Albert Museum’da açılacak ‘Schiaparelli: Fashion Becomes Art’ sergisi, modanın nasıl sanata dönüşebildiğini daha da net gösterecek.

Louvre’dan podyuma, podyumdan müzeye uzanan bu hikâye, modanın bir dönemi anlamanın en güçlü yollarından biri olduğunun da kanıtı.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>
>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.