s

Düşünüyorum o hâlde varım!

Düşünmenin yerini korku, tartışmanın yerini gürültü aldığında toplumlar kurtarıcı aramaya başlar. Oysa kurtuluş, hâlâ düşünmeyi sürdürebilen bireylerde saklıdır…

İnsan hiçbir sistem, ideoloji veya gruba mensup olmadan, var olan düşünce sistemlerini kırarak kendini geliştirse, yaşantımız daha mı iyi olurdu? Uzun zamandır bu soru üzerinde düşünüyorum. Her türlü ideoloji ve mensubiyetin düşünme sınırlarımızı daralttığını, “Sürüden ayrılanı kurt kapar!” deyiminin hayatımızı kısıtladığını fark ettim. Genel kabuller ve ister istemez etkisi altında kaldığımız günlük yaşam elbette bizi sınırlıyor. Son dönemlerde yaygınlaşan sosyal medya ise bu sınırları daha da daraltıyor. Mensup oldukları düşünce grubunun dışından gelen her düşünceye karşı insanlar büyük bir tepki duyuyor ve bunu, insanları üzecek şekilde ifade etmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.

Düşünmenin fazileti

Hâlbuki insanlığın bugünkü yaşam seviyesine ulaşması, farklı düşüncelerin harmanlanmasıyla oluşmuştur. Yaşamın garip bir belirtisi olarak çoğu insan yaşlandıkça muhafazakârlaşıyor ve serbest düşünceye karşı tepki geliştiriyor. Acaba bu teşhisimin tersi mi geçerli diye de düşünüyorum: İnsan, serbest düşünceye tepki duymaya başladığı zaman mı yaşlanıyor?

Araştırdıkça, geçmiş deneyimlerden ders aldıkça ortaya yeni şeyler çıkıyor; hiç aklımıza gelmeyen sonuçlara varıyoruz. Bu gelişme bizi hayata daha da bağlıyor. Günlerin getirdiği değişikliklerin ve o güne kadar fark etmediğimiz gerçeklerin farkına varıyoruz. Var olan problemleri çözmek için farklı yollar olabileceğini düşünüyoruz. Bizi sıkan, hayatı olumsuz tarafından görmemize yol açan olayların o kadar da kötü olmadığını; biraz düşününce çözülebileceğini görüyoruz.

Montaigne, “Arama sevgisi” isimli denemesinde Demokritos’un bir anısını anlatır. Demekritos, önüne gelen incirleri yerken bir bal kokusu alır ve hemen araştırmaya başlar. Sofradan kalkar, incirlerin toplandığı yeri görmeye gider. Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi güler: “Boşuna vakit kaybetmeyin, incirleri bal çanağına koymuştum toplarken” der.

Bunu duyan Demokritos’un canı sıkılır:

“Hadi be, sen de, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağı.” der.

“Düşüncelerimizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de sağlık getirdiği hâldehazdır yine de.”

Ne yapmayı düşünüyorsun?

Bu soru karşısında Martin Heidegger biraz duraksar ve şöyle der: “Hem düşünmek hem de yapmak; bir soru içinde iki fiil birden! Bu benim için çok fazla!”

Hâlbuki farkına varmadan ne kadar fazla şey üzerinde düşünüyoruz. Bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünmemizdir. Eğer düşünmüyorsak, diğer canlılardan farkımız kalır mı?

Kurtarıcıya ihtiyaç yok

René Descartes ne güzel söylemiş: “Cogito, ergo sum / Düşünüyorum, o hâlde varım!”

Eğer bize söylenenler üzerinde düşünmüyorsak, verilen talimatları yerine getiren robotlar gibi oluruz. Son zamanlarda gündeme gelen yapay zekâ konusundaki endişeleri hatırlayan var mı? En büyük kaygı, yapay zekânın kendisine verilen bilgileri değerlendirip düşünmeye başlamasıdır. Yapay zekâ düşünmeye başlarsa, sanırım tarihte devrim niteliğinde yeni bir sayfa açılır.

Örneğin adalet mekanizması… Kanunları yüklersiniz; çelişkili maddeleri gözden geçirir ve gereken düzeltmeleri yapar. Daha ileriki aşamalarda geçerli kanunlar çerçevesinde en doğru kararı üretir.

Nasıl bir devrim ama! Elbette savcılık ve avukatlık kurumları varlıklarını sürdürür. Ama hâkim, yani karar veren, yapay zekâ olur. Herkesin hakkını adil biçimde değerlendiren, yalana ve hileye yer bırakmayan bir adalet sistemi toplumun ortak kabulü hâline gelir.

Sanırım bir dönem insanlık düşünmek üzerine daha fazla yoğunlaşıyor ve bunun toplumsal gelişime katkısı büyük oluyordu. Günümüzde ise nüfus artmasına karşın düşünen insan sayısının giderek azaldığını düşünüyorum. Çünkü düşünmeye ayıracak zamanımız yok; sosyal medya büyük bir zaman israfına yol açıyor. Düşünmek için gereken okumaları yapmıyor, düşündüklerimizi aramızda tartışmıyoruz. Tıpkı düşünmek gibi, çoğu insanımızın tartışmaya ayıracak vakti de kalmadı.

Diğer yandan gerek özel sohbetler gerek yazılı ve görsel medya gerekse sosyal medya, topluma öylesine büyük bir korku enjekte ediyor ki kimse korkularından sıyrılıp düşünmeye vakit ayıramıyor. Düşünmek; öğrendiklerimizin, duyduklarımızın ve gördüklerimizin bir analizidir. Eğer böylesi bir çaba içine girmezsek, “Balık hafızalı” biri oluruz.

Geçen günlerde Hasan Âli Yücel üzerine yazılmış bir kitabı okurken rastladığım bir anı beni yeni düşüncelere sevk etti. 1930 yılında Mustafa Kemal Paşa, İzmir seyahati sırasında, şerefine verilen bir akşam yemeğinde sofrada bulunanlara sorar: “Türk milleti ne zaman kendini kurtulmuş sayabilir?”

Toplantıda hazır bulunanlar birer birer düşüncelerini ifade ederler. O sırada otuz üç yaşında genç bir felsefe öğretmeni olan Hasan Âli Yücel, sıra kendisine geldiğinde şöyle der: “Paşam, Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hâle gelirse, o zaman kurtulmuş olur.”

Bu cevap üzerine Mustafa Kemal Paşa, “Bu genç adama dikkat edin; gelecek onların” diyerek verilen cevabı beğendiğini ifade eder.

Uzunca bir süredir toplumun bir bölümü şiddetle kurtarıcı bekliyor. Hasan Âli Yücel’in cevabının üzerinden yaklaşık doksan beş yıl geçti; hâlâ mı kurtarıcı bekliyoruz? Bunca süredir hiç mi düşünmedik? Hiç mi artık bir kurtarıcıya ihtiyacımız olmadığını, bu ülkeyi kurtarıcıya gerek kalmadan ileri taşıyabileceğimizi düşünmedik?

Gerçekten de gerek kişi gerekse toplum olarak düşünmeye ve çözüm üretmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var…

Yaşam kısa mı, uzun mu?

Yaşam bazı anlar kısa gelse de gerçekte çok uzun bir zaman. Hele de çağımızda, her gün, her an bir haber bombardımanına uğruyoruz; neredeyse hayattan bir süreliğine kopup kendi kendimizle kalma özgürlüğünü kaybettik. Bazı insanlar, çoğu incir çekirdeğini doldurmayan haberlerden kısa süre uzak kaldığında kendini sanki bir boşluğa düşmüş gibi hissediyor.

Çoğu kişinin elinden telefon düşmez hâle geldi. Bazı kişiler, yolda karşıdan karşıya geçerken bile telefonla konuşmaya devam ediyor. Geçen günlerde izlediğim bir videoda, telefonuyla meşgul bir kişinin yolun ortasında giden bir otobüse ön kısmından çarptığını gördüm.

Bu ne biçim bir sorumsuzluk! İnsan, trafiğe açık bir yolda yürürken başına herhangi bir olay gelebileceğini nasıl olur da düşünemez? Sanırım burada toplumda giderek yükselen ego duygusu devreye giriyor. “Ben, yalnızca ben! Herkes beni görsün, benim varlığımı hissetsin; gereken tedbiri ben değil, çevremdeki insanlar alsın!”

Bu ne biçim bir düşüncedir? Çevresini kendisine kul sanan insanların sayısı giderek artıyor. Toplum içinde yaşadıklarının farkında değiller ve farkına varacak gibi de görünmüyorlar. Andy Warhol’un öngörüsü çoktan gerçekleşmiş durumda: Hemen herkes, üç-beş dakikalığına da olsa meşhur olma peşinde.

Bana, bunca badire arasında insanın neredeyse kendine ve düşünmeye ayıracak vakti kalmamış gibi geliyor.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.