s

Asaletin çöküşü

Son yirmi yılda İngiltere’den Norveç’e, İspanya’dan Belçika’ya kadar pek çok kraliyet ailesi mensubunun adı ağır skandallarla anıldı.

Prensler pedofili ağlarının çevresinde dolaştı, adları Epstein dosyalarında geçti.

Veliaht ailelerinin çocukları uyuşturucu ve cinsel şiddet dosyalarında göründü, ciddi suçlamalarla yargılandı.

Prenseslerin eşleri kamu fonlarını hortumladığı için hapse girdi.

İspanya Belçika gibi ülkelerin kralları, babalık testi davalarında mahkeme kapılarında süründü.

Normal bir yurttaş için hayatı altüst edecek bu dosyalar, kraliyet dünyasında “itibar zedelenmesi” diye geçiştiriliyor.

Ve hala unvanları adaleti değil, ayrıcalığı temsil ettiği için korunuyorlar.

★★★

Oysa Avrupa kendini demokrasiyle tanımlıyor; kuvvetler ayrılığından, eşit yurttaşlıktan, hukukun üstünlüğünden söz ediyor.

Aynı Avrupa’da hâlâ krallar, kraliçeler, prensler ve hanedanlar var.

Sandıkla övünen bir sistem, soyla yönetilen bu vitrini, unvanları sürdürme ısrarını ne kadar daha demokrasi diye sunabilir?

Bu bir gelenek meselesi değil; açık bir çelişki.

Kraliyet unvanları, insanlığın güçle kurduğu en eski eşitsizlik biçimlerinden biri.

Bir grup insan, yüzyıllar önce savaşla, zorla ya da entrikayla ele geçirdiği iktidarı bugün hâlâ meşruiyet belgesi gibi taşıyor.

Bu neyin erdemi sayılıyor?” “Hangi başarı, doğumla kazanılabilir? Bu, sadece miras yoluyla devredilen bir tahakküm biçimidir.

Kraliyet denen şey, tarihin tozlu raflarından indirilmiş, üstüne demokrasi etiketi yapıştırılmış pahalı bir sömürü düzenidir.

★★★

Bu çelişki yalnızca ilkesel değil; maddi sonuçları da var.

Bugün Avrupa monarşileri “sembolik” olduklarını iddia ediyor. Ama bu semboller bütçesiz değil. Saraylar kamu kaynaklarıyla ayakta duruyor, güvenlikleri halkın vergileriyle sağlanıyor, itibar krizleri devlet refleksiyle yönetiliyor.

Sembol dedikleri şey, halkın cebinden düzenli olarak besleniyor.

İşin daha da tuhafı, bu çelişkinin neredeyse hiç sorgulanmaması.

Kraliyet ailesi mensuplarının adı yolsuzluk, cinsel suçlar, şiddet ya da karanlık finans ilişkileriyle anıldığında, konu “özel hayat”, “aile meselesi”, “kriz” olarak adlandırılıyor.

Demokrasi, kimsenin doğuştan ayrıcalıklı olmamasını gerektirir.

Monarşi ise tam olarak bunun tersini savunur. “Biz farklıyız” der. Daha dokunulmaz, daha itibarlı, daha korunmaya değer.

Bu iki fikri aynı anda savunmak mümkün değildir.

Ya yurttaşlar eşittir ya da bazı soyadları diğerlerinden üstündür. İkisi birden olamaz.

★★★

Avrupa bu çelişkiyi yıllardır bünyesinde barındırıyor, sorunu “gelenek” diyerek erteliyor. Oysa sorgulanmayan gelenek, sadece alışkanlıktır. Kraliyet unvanları da bugün tam olarak budur: Pahalı ve artık savunulamaz bir alışkanlık.

Buradaki asıl mesele bu insanların unvan gibi bir saçmalıkla neden hâlâ bu konumda tutulduğu.

Neden hâlâ doğumla verilen unvanlar, demokratik toplumlarda meşru kabul ediliyor? Neden halktan toplanan vergiler, hiçbir kamusal karşılığı olmayan hanedanları, ihtişamlı, görkemli saraylarda ‘bir eli yağda bir eli balda’ ayakta tutmak için kullanılıyor? Üstelik çoğunun mesleği bile yok.

Peki bu düzen neden sürüyor?

Kraliyet unvanlarının hâlâ dokunulmaz kalmasının nedeni yalnızca hanedanların varlığı değil; onları sürekli meşrulaştıran bir siyasal ve medya düzeni de var.

Avrupa basını, kraliyet skandallarını haberleştirirken suçu bireyselleştiriyor, unvanı dokunulmaz kılıyor. Doğuştan gelen ayrıcalığı sorgulamadan normalleştiriyor.

Kraliyetlerde eleştiri hep kişilere yöneltilince, yapıya asla dokunamıyorlar.

Avrupa demokrasi anlatısını ciddiye alacaksa, bu sorularla yüzleşmek zorunda.

Categories: Asaletin çöküşü

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.