Herkes haklı ise haksız olan kim?
Hemen her konuda yanlış yapan hep başkaları, en doğru olan da kendi doğrularımız anlayışı hâkim. Empati, tolerans, hoşgörü kültürümüz adeta yok oldu.
Şikâyetçi olduğumuz ne varsa önce kendimiz yapıyoruz. Kabahatli olan da asla bizden biri değil!
Günlük hatta anlık yaşıyoruz. Yarın ve yarından sonraki günler hiç umurumuzda değil.
Oysa en zoru bu.
Her gün, her an yeni bir mücadelenin içerisindeyiz. Bu da bizi yoruyor. Sinir kat sayımızı yükseltiyor, yoksullaştırıyor, sıradanlaştırıyor, huzurumuzu kaçırıyor…
Öğrenciler ve veliler sınavları kazanmaktan başka bir şey düşünemez hâle geldi. Esnaf ayakta kalma savaşı veriyor. Bürokratlar koltukta bir gün daha fazla oturmanın peşinde. Çalışanlar ise bırakın gelecek yılları, ay sonunu getirmenin derdinde. Politikacıları ne siz sorun ne de ben anlatayım…
Oysa uzun soluklu emek verildiğinde ve
hedef konulduğunda başarı kendiliğinden geliyor.
Yaşam ne bir 100 metre ne de 200 metre yarışı.
Ömür boyu süren bir maraton yarışı ve önemli olan da kısa aralıklarla en önlerde olmak değil, yarışı tamamlamaktır.
Hedefi belli olan ve bu konuda kendilerini motive edenler günü kurtarmanın ötesine geçerek ısrarla gelecek için çalışıyor ve mutlu sona ulaşıyorlar. Darısı hepimize!..
Pozitif düşünenimiz yok gibi. Mutlu olmak için değil adeta mutsuz olmak için çaba harcıyoruz.
Peki yüzde kaçımız mutlu?
Örneğin ölüm kalım meselesi olarak gördükleri sınavlara hazırlanan öğrencilere bakalım.
Sonuçlar yakında açıklanacak.
Tercih ve yerleştirmelerden sonra istedikleri liseyi ya da fakülteleri kazandıklarında ve hatta mezun olduklarında kaçı mutlu olacak?
Peki ya yeni mezun öğretmen, mühendis, mimar, avukat, ekonomist ve diğer diploma sahipleri; ne kadarı mutlu?
İktidarıyla, muhalefetiyle, siyasetçilerden bugüne kadar mutlu olanını gördünüz mü? En büyüğünden en küçüğüne, esnafından holding sahibine bir kulak verin; günü kurtardım diye sevineni dışında “Allah’a şükür” diyen kaç kişi çıkar?
Medyaya göz atalım. Patronundan muhabirine, memnun olan birini görürseniz bize de haber verin ki sırrı neymiş öğrenelim.
Sağlığını, işini, huzurunu, en yakınlarını kaybetmeden kaçımız en büyük mutluluk kaynağının onlar olduğunun farkındayız?
Her şey bir yana; kaybettiklerimize, kaçırdıklarımıza, sahip olamadıklarımıza üzüldüğümüz, kızdığımız kadar, kazanımlarımız olduğunda da aynı oranda sevinip mutlu olabiliyor muyuz?
Genetik kodlarımız artan oranda negatifleşiyor ve acilen bunu tersine çevirmeliyiz. Bunun yolu da mutlu eğitim ve mutlu öğrencilikten geçiyor!
Peki bunu ne kadar gerçekleştiriyoruz?
Kaçımız okula koşarak gidiyor, kaçımız ayaklarını sürterek bu zoraki görevi yerine getiriyor?
“Zorunlu Temel Eğitim”in adını kesinlikle değiştirmeliyiz. Zorunlu olan her şey gibi “zorunlu eğitim” de itici geliyor. Hele hele günümüz öğrencileri, yaşları ve sınıfları kaç olursa olsun dayatmalardan nefret ediyor. Onlar için yapılacak her şey “zorla” değil; “ikna”, “bilinçlendirme” ve en önemlisi de kendi inisiyatifleri çerçevesinde yapılmalıdır. Yoksa kalıcı ve verimli olmuyor, davranışa dönüşmüyor!
Bu o kadar zor mu? Kesinlikle hayır.
Sınav odaklı, dayatmacı, değersizleştirici bir eğitim anlayışı ve bakış açısı yerine öğrenci odaklı eğitim modelleri geliştirsek kazanan sadece sınav sektörü ve öğrencilerin çok azı değil; öğrencilerin geneli, ebeveynler ve ülkemiz olur.
Son yıllarda şunu çok net gördük ki mutsuz olanların en başında gecesini gündüzüne katan, çocukluğunu, gençliğini ders çalışarak geçiren diplomalılar geliyor. Kendilerine ne vadedildiyse neredeyse hiçbirini ya da çok azını elde edebildiler.
Ne öğrenim gördükleri alanlarda iş bulabildiler ne çok iyi maaş alabildiler ne de gelecek güvenceleri söz konusu. Üniversite başvurularının hızla azalması da bu yüzden!
Okula başlayan her öğrenciyi üniversite önüne yığmakla kalmayıp barajları dibe indirerek herkesi üniversite mezunu yapmak ne kadar yanlış ise gençlerimizi okula, öğrenmeye küstürmek de bir o kadar yanlış!
Eğitimde duygusallık, keyfilik ve en önemlisi de dayatma olmaz. Bu yüzden tek tip sınavlardan ve tek tip insan yetiştirme modellerinden vazgeçip her çocuğu farklı bir birey olarak görüp ilgi, yetenek, beceri ve en önemlisi de hayalleri doğrultusunda geleceğe hazırlayacağımız; insan gücü ve istihdam odaklı, bireyselliği ön plana alan yeni eğitim modelleri geliştirmeliyiz…
Özetin özeti: Aklın, bilimin, pedagojinin, değerlerimizin, kültürümüzün, liyakatin referans alındığı doğruları değil de kendi doğrularımızı dayattığımızda bunun adı eğitim olmaz.
Hele hele Milli Eğitim hiç olmaz!..
Sende Yorum yap