Her medeniyet, hayata ve insana dair kendine özgü bir bakış üretir. Bu bakış, yalnızca soyut ilkelerden ya da inançlardan ibaret değildir; değerler dünyasından beslenen, gündelik hayatla temas eden, kurumlara, mekânlara ve ilişkilere sinen bütüncül bir anlam evrenidir. Eğitim anlayışından hukuk tasavvuruna, şehirlerin mimarisinden insan ilişkilerinin biçimine kadar uzanan bu evren, ancak kendisini taşıyan formlar aracılığıyla görünür ve yaşanabilir hâle gelir. Formlar, bir medeniyetin konuşma biçimidir; başka bir ifadeyle, medeniyetin günlük hayatta kullandığı dildir. Bu nedenle mesele sadece ne düşündüğümüz değil, düşüncemizin formlar, tutumlar ve davranışlar aracılığıyla hayata geçip geçmediği meselesidir. Bir medeniyet kendi değerlerinden beslenen formlar üretebildiği sürece canlıdır. Bu üretim durduğunda ise geriye, geçmişe ait estetik öğelerin korunması, hatıraların sergilenmesi ya da tarihsel bir ihtişamın nostaljik temsili kalır. Oysa medeniyet, müzede yaşatılan bir şey değildir; sokakta, okulda, kurumda, şehirde ve zihinde sürekli yeniden üretilmesi gereken dinamik bir yapıdır.